Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İlkokul öğretmenimi 'ihbar' ediyorum, bana Aziz Nesin okuttu!

İlkokulu Ankara'da Teğmen Kalmaz İlkokulu'nda okudum.

Önlüklerimiz maviydi. Sınıflarımız kalabalıktı. Her sırada üç kişi otururduk. Dörtlememiz gereken zamanlar bile olmuştu.

Sınıf öğretmenimizin adı Sabahat Yılmaz idi.

Ufak tefek, yumuşak sesli bir öğretmendi.

Kimi zaman sabrı taşar cetveli aline alırdı ama çoğunlukla sakin, anlayışlı bir öğretmendi. Ders aralarında oyunlar oynatırdı bize. Sevgisi öfkesinden fazlaydı hep.

Üçüncü sınıftayken bir kitap okutmuştu. Her gün, son derste. Çoğunlukla beni tahtaya diker, bana okuturdu. Ayrıcalık yapmamak için "Okumak isteyen var mı?" diye sorardı önce. Kimi gün başka bir arkadaşım okurdu ama çoğunlukla 'iş' bana kalırdı.

Her gün bir bölüm. İlk günden sonra, kendime güvenim artmıştı, biraz 'rol keserek' okumaya başlamıştım.

Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülerdik. Ben okurken gülmemek için kendimi zor tutardım. Eğer zaman kaldıysa okuduğumuz bölümle ilgili yorumlarımızı dinlerdi. Öyle felsefi yorumlar değildi elbette. "Ben en çok şuna güldüm, şu lafı bir daha okuyalım mı" tadında sohbetler demek daha doğru.

Sabahat Öğretmen'in bize okuttuğu kitap Aziz Nesin imzalı bir kitaptı: Şimdiki Çocuklar Harika.


Aziz Nesin'i saygı ve özlemle andığımız bu gün, bana ilkokul üçüncü sınıfta Şimdiki Çocuklar Harika'yı okutan öğretmenimi de sevgiyle anmak istedim.

Fil Uçuşu'nda "Kitap Yasaklamak: Öğretmenler, Muhbir Vatandaşlara Karşı" başlığıyla yazdığım yazının hemen sonrasında bu anıyı hatırlamam tuhaf. Bugünün 'muhbir vatandaşı' çerçevesinden bakarsak, benim de Sabahat Öğretmenimi 'ihbar' etmem gerekiyor.

Yazın bir kenara: Sabahat Öğretmen, bana Aziz Nesin okuttu.

Bana güvendi. Benimle konuştu. Beni dinledi. Beni anladı.

Sözümü tekrar edeyim. Yarına o 'muhbir vatandaşlar' kalmayacak. Yarına Sabahat Hoca kalacak. Aziz Nesin'in her bir satırı kalacak.

Aziz Nesin'e ve Sabahat Yılmaz'a sonsuz saygı ve teşekkürlerimle...


Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?

Mustafa Baydar’ın1960 yılında yayımlanan kitabı “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar”, 1954-1960 yılları arasında elli edebiyatçıyla yapılmış söyleşilerden oluşuyor.


Mustafa Baydar, bu söyleşileri yaptığında  35-40 yaşlarında bir gazeteci. Öyle ‘net’ sorular sormuş ki, hayran olmamak elde değil. Korkusuz, arkadan dolanmayan, eveleyip gevelemeyen bir gazetecinin, karşısındaki sanatçıyı nasıl ‘açabileceğinin’ dersi var elimizde. Kitabın önsözünü yazan Ruşen Eşref Ünaydın’ın dediği gibi konuşacağı edip veya şairin eserlerini iyi okumuş, önemli bilgiler toplamadan söyleşi masasına oturmamış bir gazeteci Baydar. (Soyadı benzerliği dikkatinizi çekmiştir; bilgilerim beni yanıltmıyorsa Mustafa Baydar, Yavuz Baydar’ın amcası.)

Mustafa Baydar’ın bazı sorularından örnekler vereyim:

Halide Edip’e... “Sinekli Bakkal’ın son kısmını eser acıklı bitmesin diye tâbilerin (yayıncıların) ısrarı üzerine değiştirmişsiniz. Halbuki eser sizindir, tâbilerin değil.”

Nurullah Ataç’a... “Bugün yerine ‘büğün’ demekte neden ısrar ediyorsunuz? ‘Ve’yi neden kullanmıyorsunuz?”

Falih Rıfkı Atay’a... “Fazla yazmak zorunda olmanız yazılarınızın kalitesine tesir ediyor mu?”

Behçet Kemal Çağlar’a... “Atatürk için yazdığınız bir manzumede ‘Göreyim, ondan sonra mil çeksinler gözüme’ diyorsunuz. Bu sözünüzde ne dereceye kadar samimisiniz?”

Yaşar Kemal’e... “Bazıları ‘Çukurova konusu bittikten sonra Yaşar Kemal durack’ diyorlar, ne dersiniz?”

Aziz Nesin’e... “O kadar çok yazıyorsunuz ki, insanın okumaya vakit bulabildiğinizden şüphe edesi geliyor.”

Örnekler uzar gider.

Bu sorular kadar, hatta onlardan daha çarpıcı olanlar elbette cevaplar. Halide Edip’in modern sanat hakkında söyledikleri, Melih Cevdet’in söyleşi sırasındaki gerginliği, Behçet Necatigil’in ‘hatıra ile hayal’ karşılaştırması, Aziz Nesin’in “Bütün diktatörler mizahtan korkar” çıkışı ve daha niceleri...

Kitapta adı geçen yazarları, şairleri okumuş ya da okumamışızdır. Severiz ya da sevmeyiz. Ama hepsinin “gür bir ses çıkarmak” konusundaki kararlı tavrını kabul etmeliyiz.

Türkiye’nin bugünündeki ‘önemli konular’ karşısında sesiz kalmayı seçen, arkadan dolanarak ‘zaman kazanan’, ‘pozisyon korumak’ için başını kuma gömenleri hatırlayarak okumak gerekiyor bu kitabı.

Bu ülkenin düşünce dünyasında nasıl kararlı ve yırtıcı bir gelenek olduğunu görmek, insana iyi geliyor.  (Kitabın yeniden basımını yapan İletişim Yayınları’na ve yayına hazırlayan Kıvanç Koçak’a teşekkür ederim.)

Kategori

Kategori