Gümüşlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gümüşlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"Gümüşlük'te kafa dinleyemezsin, Amasra'ya git!"

"Gümüşlük'te kafa dinleyemezsin, Amasra'ya git!"

Gümüşlük yazıları benim için öğretici oluyor.

Neler öğrendim?

1. İlkeleri sevmiyoruz. İlkeli olmayı sevmiyoruz. İlkeler üstünden konuşmak istemiyoruz. Hemen olaya sardıralım, sağlı-sollu girişelim, yüksek perdeden cümleler sallayalım istiyoruz. Gümüşlük'te yaşamakla ilgili müşterekler yaratmak pek umurumuzda değil. Hemen 'vukuata' gelelim istiyoruz. "İyi yazmışsın, hoş demişsin ama falanca restorandaki hesap rezaletini yazsaydın daha iyi olurdu," durumu heyecan veriyor bize.

2. Vurkaç yapmayı seviyoruz. Özellikle bayram günlerinde 'can acıtıcı' hesaplar ödendiğini biliyorum. Bayramdan iki gün önce adam başı 80-90 liraya masadan kalkılan balıkçının, aynı yemek-içki miktarına bayramda 100-120 lira aldığını duydum. Üzücü olan şu; bu duyduğumun gerçekliğine inanıyorum. Oysa "Köyümüzün esnafı yapmaz öyle şey," diyip, sağlam bir defans hattı oluşturmak isterdim. "Bayramda kime ne kadar geçirsek kardır," diyen esnafın nesini savunayım? Kötü giden turizm sezonunun acısını, bir haftalık bayram tatilinde çıkarmaya çalışan ama bu arada Gümüşlük'ün ticari ve turistik marka değerini yerle yeksan eden tüccarın nesini savunayım? Yahu ticaret bu; bu işin önümüzdeki yılı da var. Hay ben senin aklına...

3. Okumayı sevmiyoruz. Fil Uçuşu'nda Gümüşlük üstüne iki yazı yazdım. Bu yazıları okuyanlar, yorumlayanlar ve benimle de konuşanlar oldu. Bir de bu yazıları okumadan, birbirlerine aktaranlar var. "Yine yazı yazmışsın bugün, anlattılar," diyenlere saygılarımla... Üstelik buradaki yine vurgusunu da çözmek zor değil. "Sana mı kaldı be Gümüşlük'ün meselesi" tonuyla, "Yüz verdik deliye, geldi sıçtı halıya" tonu arasında bir vurgu var orada. Okumadan anlayan, anlamadan yorumlayanlara selam olsun.

4. Derdimiz var ama başkası şikayet etsin istiyoruz. "Şunu da yazsana - asıl o değil  de bunu yaz - bunu yazarsan çok okunur" korosundan şarkılar dinliyorum. "Yazalım bunu," dediğimde "Benim adımı verme ama" solosu başlıyor. Çünkü ilkeleri konuşacağımıza kavga etmek istiyoruz. Adımız kavgacıya çıkmasın diye, susmayı tercih ediyoruz. Seviyoruz Gümüşlük'ü, ama uzaktan... Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli...

5. Suçu başkasına atmayı seviyoruz. Memleketin iliklerine işlemiş cümle burada da var: "Ben yapmadım, o yaptı!" Konuştuğum herkes Gümüşlük için canını vermeye hazır. Mekan sahipleri köyün bu hallerini görünce ağlayacak gibi oluyor. Tatile gelenler çok bozuldu burası, çok üzülüyoruz derdindeler. Yerli halk bayram geçse de rahatlasak ile bayramda ne kazansak kardır arasında bunalımda. Buraya yerleşenler ben de dışarıdan geldim ama ben düşünceli bir kişiyim, bu pisler gibi davranmıyorum filmini çekiyor. O yapmadı, bu yapmadı? Kim yaptı be, Miki mi yaptı? Bütün mekan sahipleri, bir yanındaki mekandan şikayetçi: Müzik olayını bilmemkim başlattı, falanca mekan az personelle servis yapıp voli vurmaya çalışıyor, öbürkünün zaten belediyede tanıdığı varmış, beriki sütten çıkma ak kaşıkmış ama o yapıyorsa ben neden yapmayacakmışım. İşte çözüm bulundu; o yapıyorsa ben de yaparım. Herkesin melek olduğu bir köyde, şeytani olayları kimin gerçekleştirdiğini bulmak zorundayız. Yaşasın Gümüşlük polisiyesi...

6. Yaşadığımız ya da ziyaret ettiğimiz yerle ilişki kurmayı sevmiyoruz. Ya da kendimiz ilişkiden ne anlıyorsak onu uyguluyoruz. Karşı tarafı dinlemekten hoşlanmayız biz, bu konuda da aynı davranıyoruz. Gümüşlük'ün bize anlatacakları olabilir ama hangimizin umurunda. Biz ne dersek odur sonuçta. Ey şanlı ülkem, ey onurlu vatandaşım, diyalog dediğin nedir ki, senin hayatın koca bir monolog!

7. En iyisini BİZ biliyoruz. İkinci bir görüşü dinlemeye ihtiyacımız yok. Bayılırım ülkemin bu özgüvenine. Mesut Süre'nin dediği gibi; Az bilgiyi yüksek özgüvenle pompala, elbet masada sana inanan biri çıkar. Örneğin ben Gümüşlük hakkında çok az şey biliyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. Buraya yerleşmenin sonucundaki bir merak değil bu, kısa süreliğine gittiğim yerlerde de değişmez bu bakış açım. Öğrenmeye çalışırken düşüncelerimi paylaşıyorum, tartışmaya açıyorum. Karşılığında "Sen de Bizimkiler dizisinin Sabri Bey'i gibi oldun," denmesine aldırmadan. İkinci ve üçüncü şahıs anlatılarını da önemseyerek. (Bir sonraki maddede bunun örneğini göreceksiniz.)

8. Gümüşlük ve Müşterekler başlıklı yazımın altına, adını vermek istemeyen biri şu yorumu yapmış.

Türkiye'nin bir numaralı eğlence merkezi Bodrum'un bir köşesine yerleşip "aman buralar bozulmasın" demek çok saçma. Nitekim dişarıdan buraya yerleşen herkes mevcut rantı biraz daha arttırıyor ve Bodrum markasının özü de eğlence ve gece hayatı. Gençler ve yaşlanmayanlar yorulana kadar eğlenme, bayılana kadar içme ve sabahlara kadar sohbet ve muhabbet etme özgürlüğü arıyor Bodrum'da. Bundan rahatsız olanlar, erken yatıp geç kalkmak ve özellikle de kafa dinlemek isteyenler Bodrum'u tercih etmesinler ve boşuna ranta katkıda bulunmasınlar. Enfes bir deniz, tertemiz bir doğa, sakin bir ortam ve mantıklı fiyatlara rakı-balık sofrası arayanlar bunları Amasra'da da bulabilirler.

Bu kişiyle tanışıp sohbet etmek isterdim. Elbette kendi bakış açısıyla çok ama çok haklı. "Huysuz ihtiyar" olarak tanımladığı nüfusu Amasra'ya davet ediyor. Fena fikir değil aslında...Elbette Bodrum'un tarihinden, Balıkçı'dan Mavi Yolculuk'a uzanan süreçten haberi olmayabilir bu kişinin ama genel algıyı okuyabilmek için birkaç veri var yazdıklarında. Bir; Bodrum yarımadasını 'homojen' bir yapı olarak görüyor. İki; bu 'homojen' olma halinin ana maddesinin 'eğlence ve gece hayatı' olduğuna inanıyor. Üç; eğlenmek fiilinin içki-sohbet-dans-müzik vb ile oluştuğuna inanıyor. Dört; ülkeye hakim olan "Burası böyle kardeşim, beğenmiyorsan çeker gidersin" diline yenik düştüğünün farkında değil. Beş; turizm ideolojisini hiç anlamamış.

Yine de bu genç ve eğlenmeyi çok iyi bilen arkadaşım haklı. Özellikle rant konusundaki sözlerini ciddiye almalı. Eğer Gümüşlük'ü dinlemeyi başaramadığımız gibi, dinletmeyi de başaramazsak çekip Amasra'ya gitmemiz gerekiyor. "Gençler ve yaşlanmayanlar" demesi beni biraz üzdüyse de, çabuk toparlandım. Ayrıca eğlenmekten zaman bulup bana uğrarsa, bu arkadaşa da vereceğim kitaplar var. Bayılana kadar okuyabilir.

9. Bu yazı çok uzun oldu, kimse okumayacak biliyorum. Ama sabah yürüyüşünden sonra bir enerjik oluyorum ki sormayın. Üstelik dün akşam bayılana kadar içmiştim...

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.

Gümüşlük ve Müşterekler

Birsen Tezer, OffGümüşlük sahnesindeydi.

Ekip mükemmel, Birsen şahane, gece yumuşak, mekan tıklım tıklım...

Dinleyici profili iyi. Herkes 'gerçekten' müzik dinlemeye gelmiş. Hal böyle olunca Birsen Tezer'in saat 23.45'te "15 dakika sonra bırakmamız gerekiyor," demesi homurdanmalara yol açıyor. Herkes istiyor ki konser sabahlara kadar sürsün.

İşte tam bu noktada Birsen Tezer, Gümüşlük'te yüksek volümlü müziğin saat 24'te kesilmesi kuralıyla ilgili harika bir cümle kuruyor: "Aman söylenmeyin böyle bir kural var diye, iyi ki var," diyor ve ekliyor: "Bütün renkler kirlenirken, biz Gümüşlük'ün harika renklerinin kirlenmesine izin vermeyelim. Burayı sessizliği, doğallığı, samimiyeti için seviyoruz. Öyle kalması için de ne gerekiyorsa yapalım."

Harikasın Birsen. (Kanun solosunu biraz daha uzatabilirdin ama olsun, gerçekten harikasın.)

Birsen'in anlatışı önemli ve zihin açıcı. Fil Uçuşu'ndaki "Gümüşlük ve gürültü" yazımla ilgili katkı sağlayıcı cümleler duydum köyümüzün sakinlerinden. Oysa herkesin bildiği, aralarında konuştuğu konuları aktarmaktan başka bir şey yapmamıştım. Demek ki daha çok konuşulması, daha çok yazılması lazım.

Aman yanlış anlaşılmasın. Müziğe-eğlenceye düşman biri değilim. Bilenler bilir... Sadece dengede yürümeyi seviyorum. Şuna benzetirim durumu: Kimi zaman evlenen-birlikte olmaya başlayan çiftlerden biri, diğerini kendine benzetmeye çalışır. Pespaye bir şeydir bu. İster yaşam seçimi olsun, ister ticari nedenler olsun, buraya yerleşenlerin de Gümüşlük'ü "kendilerine benzetmeye" hakları yok. Hem kendin olmak hem de burayı anlamak mümkün.

Aman! Uzattım. Eğlenmekse eğleneceğiz ama Gümüşlük de Gümüşlük olarak kalacak. Bu kadar net.

Bunun için yapılması gereken müştereklere saygı duymak. (Hanımlar, beyler! Biz "Müşterekler"e saygı duymayı Gezi'de öğrenmedik mi?)

Gelelim "müşterekler" üstünden örneklere...

Gümüşlük'ün gökyüzü müştereğimizdir. Hikayeler yazdık o gökyüzüne bakarak, o yıldızların altında aşık olduk, dertlendik, eğlendik. Bu gökyüzünü "lazer ışıklarınızla" çizmeyin lütfen.

Gümüşlük sahili müştereğimizdir. Sigara izmaritinizle, bira şişenizle, çöpünüzle burayı kirletmeyin lütfen. (Gece boyunca iki meze fazla satmak için bin takla atan mekan sahipleri, sabahın erken saatlerinde dükkanlarınızın önü nasıl bir çöp yığını oluyor farkında mısınız?)

Gümüşlük mekanları müştereğimizdir. O mekanların müdavimi olalım olmayalım, gidelim gitmeyelim onlara sahip çıkmalıyız.

"Şu masayı istiyorum, rezerve olması umrumda değil, çünkü ben çok para bırakacağım," diyen tatilci! Bu yazıyı okuduğunu sanmıyorum ama okursan sana çok para vereceğim, çünkü belli ki sadece bundan anlıyorsun. Ama bil ki parayla insanlık olmuyor be delikanlı!

Masaya ne geldiyse silip süpüren, karnı doyup sıra hesap ödemeye geldiğinde "Şu lezzetli değildi, bunun servisi kötüydü, öbürünü beğenmedim," diye indirim almaya çalışan cinfikirli müşteri! İtirazın varsa ekmeği salataya şamandıra yapmadan söyle. Hesap sırasındaki "numaraların" hak arayışı değil, hak yemek oluyor. Mekan sahiplerini köşeye sıkıştırmakta arama eğlenceyi.

Çocuklu aileler "önceliklidir" ama "ayrıcalıklı" değildir. Elbette hem mekandakiler, hem de diğer müşteriler çocuğunuzun yemeğinin-içeceğinin erken gelmesine, rahat etmesine gereken özeni gösterir. Önceliktir bu. Ama çocuğunuzun mekanda dilediğince koşuşturması, başka masaları rahatsız etmesi, tabletten açtığınız çizgi filmi bangır bangır dinlemesi "ayrıcalığına" sahip değilsiniz. Hoyrat eğlence anlayışınız için çocuğunuzu kullanmayın. (Yahu bir de düşünün, o çocuklar büyüyecek ve onlardan "eşitlik" bekleyeceğiz biz.)

"Gümüşlük'e gittik, eğlencenin dibine vurduk," diyen kahkaha makinaları. Ne güzeldir eğlenmek. Ama yan masada-şezlongta kitap okuyan adamın da çok eğlendiğini unutmayınız. (İsteyene kitap verebilirim, okumak eyleminin ne kadar eğlenceli olduğuna inanamayacaksınız.)

Gümüşlük denizi müştereğimizdir. Ama pet şişeler meselesine hiç girmeyeceğim. Dünya kendini yiyip bitirirken kimse denizleri kirletecek kadar salak değildir ne de olsa!

Gümüşlük geceleri müştereğimizdir. Hem eğlenmeyi, hem sessizliğin içinde kaybolmayı başaracağımız gecelerdir onlar. İyi müziğin, kötü müziği kovacağı geceler. Hepimize ait ve hiçbirimizin tekelinde değil.

Gümüşlük sohbetleri müştereğimizdir. Dedikodudan, boş lakırdıdan ve gevezelikten uzakta.

Baktım da uzun bir yazı olmuş. Gevezelik sevilmez. Kusura bakmayın, çenem düşüyor bazen. Sahil boyunca, elleri arkasında yürüyen huysuz amcalara döndüm. Beni bu hallere düşürenler utansın!

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.


Not: Müştereklerimiz konusunda benzersiz bir kitap tavsiye etmek isterim. İlgilenenlere. Jay Walljasper'in derlediği "Müştereklerimiz" Metis Yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. 
Gümüşlük ve gürültü

Gümüşlük ve gürültü

Gümüşlük gece 12'de sessizliğe bürünüyor.

Saat 24'te. Yani tam geceyarısı. Külkedisi benzetmesini sevenler için bulunmaz nimet.

Sessizlik.

Yani Gümüşlük'te eğlence mekanlarından, restoranlardan yükselen müzik sesine saat 24'e kadar izin veriliyor. Bu saatten sonra sokaklara taşacak kadar yüksek sese izin yok. Mekanın içinde kalan hafif bir müziğe kimsenin itirazı yok tabii.

Bir kuraldan söz ediyorum. Yasakları sevmeyen biri olarak "kural" diye tanımlamayı seçiyorum. Herkesin hemfikir olduğu, üstünde anlaşmaya vardığı bir uygulama diyelim.

Herkesin mi? Hayır.

Her tatil beldesinde olduğu gibi Gümüşlük'te de "karışık" bir nüfus var. Yerli halk, zamanla yerlileşmiş halk, yerli halkın yaşam dinamiklerini anlamış ve buna özen gösteren uzun süreli ziyaretçiler ve tatilciler.

Doğma büyüme Gümüşlüklü birinin dediği gibi, kızılderililer ve yankiler.

Bu yıl, Gümüşlük gürültülü. Ülke turizminin kafa karışıklığı, buraya da yansımış durumda. İşletme sahipleri, oldukça kötü giden turizm mevsiminde dik durmaya çabalıyor. Bu çaba, pragmatik kararları da yanında getiriyor elbette. Bayram tatilcilerinin "sabahlara kadar eğlence" isteği, ortak yaşamın kurallarını yerle bir edebiliyor. Mekanlar kısa sürede, sezona yayılan zararı aza indirgemek için kuralsız-hazırlıksız-hesapsız davranmak durumunda. Müzikse müzik, yetersiz personelse yetersiz personel, yüksek fiyatsa yüksek fiyat. Sezonu kurtarmak için ne yapılması gerekiyorsa yapma çabası.

Gümüşlük'ü bilenler, o kısa ve dar sahil şeridini de bilir. O şeritte yürümenin bile zorlaştığı dakikalarda birbirine karışan müziklerle geçiyor bayram günleri. Bütün işletmeler duruma kendi penceresinden bakıyor. Böyle bir bakışta durumu rasyonelleştirmek zor değil elbette. "Benim müşterim kafasını dinlemek istiyor," diyenler yüksek sese öfkeli, "Tatil dediğin biraz da eğlencedir, burayı kendi içine kapatmaya kimsenin hakkı yok," diyenler saat 24 kuralına karşı.

İki gece önce, sahilin bir noktasında, dört ayrı müzik tarzını aynı anda dinleyebildim. Caz gitarına darbuka sesi, Türkçe şarkılara hiphop basları karıştı durdu. Gümüşlük gürültüsü ile böylece tanışmış oldum.

Onlarca koyu ve farklı yaşamları olan Bodrum'da, Gümüşlük'ün de "birörnek eğlence anlayışına" mahkum edilmeye çalışıldığını görmek -kişisel olarak- hüzün verici. "Tonla para harcadık, basları gümbür gümbür bir ses sistemi kurduk, Gümüşlük'e gerçek Bodrum eğlencesini getiriyoruz," diyen bir turizm ticaretinin, bu küçük kasabayı anladığını kimse söyleyemez. Dileyen bu "gümgüm baslı" eğlenceyi Bodrum'un başka bir koyunda yaşayabilir ama Myndos'un böyle bir beklentisi yok ki...

Oysa teknik çözümleri de var bu konunun. Sesi sadece mekanda tutan, dışarından duyulmayacak ses sistemleri var. Dünyanın birçok "sakin" turizm beldesi kullanıyor bu sistemleri. İsteyen eğlenceye-müziğe doyuyor ama bir kasabanın markası haline gelmiş "sessizliğe-sakinliğe" de zarar vermiyor.

Müziğin esrikliği ile iki kadeh fazla içki satmak, zorlu turizm yılında işletmelerin hoşuna gidiyor. Saat 24 kuralının esnetebildiği kadar esnetmek istiyor mekanlar. Oysa kalıcı çözümler, bu vurkaç anlayışından çok daha etkili olacaktır.

İşin kötüsü bu durum kızılderililerle yankileri karşı karşıya da getiriyor. Kimileri elinde telefon saat 24'ü bekliyor ve hemen jandarmaya "gürültü şikayetinde" bulunuyor. Kavgacı olmadan çözemiyoruz sorunları.

Gümüşlük'ün bu sorunları özeceğine inanıyorum. Yıllar içinde çokça sorununu çözdü bu kasaba. Hem de güle oynaya. Bu yıl artan "gürültü kirliliği" de çözülecektir.

Bunun için halktan Belediye'ye, işletmelerden kısa süreliğine gelen tatilcilere, herkesin çabası ve karşılıklı anlayışı gerekiyor. (Bayram tatili çılgınlığından sonra, bu anlayışlı dilin çok daha rahat bir şekilde kurulacağına inanıyorum.)

Gümüşlük bu günlerde gürültülü.

Ama ben iyi niyetli ve sakinim. Geçecektir.

Cazın Büyücüsü Miles Davis

Gümüşlük Akademi’de ılık bir yaz akşamı.

Duvar piyanosunun başında ufak tefek bir adam oturuyor. Sert ve kararlı akorlar basıyor. Notalara bakıyor arada bir. Ama sonra yine doğaçlamaya dönüyor. Akademin katılımcıları 84 yaşındaki bu adamı hayranlıkla izliyor.

Başından eksik etmediği beyaz kasketiyle piyanonun başında oturan adam Muvaffak “Maffy” Falay.

Gümüşlük Akademi’nin kapılarını Muvaffak Maffy Falay’a açan isim, Türk edebiyatının kilometre taşlarından Latife Tekin. Yaz boyunca Akademi’de devam eden atölye çalışmalarından birinin gecesinde, Türkiye cazının en önemli figürlerinden biri olan Maffy, katılımcılara özel bir konser veriyor. Kah piyanoya oturuyor, kah trompetine sarılıyor. Dinleyenlere de, geceye ve müziğe sarılmak kalıyor.

Maffy’i dinlerken sekseninci doğum gününde, doğduğu yer olan Kuşadası’na heykeli dikilen ustaya ne kadar sahip çıktığımızı düşünüyorum. Karşımızdaki adam, caz dünyasının benzersiz isimleriyle birlikte çalmış, anılarında olağanüstü isimler biriktirmiş bir adam: Don Cherry, Phil Woods, Quincy Jones, Lars Gullin, Kenny Clarke, Ake Persson ve elbette Dizzy Gillespie.

Dizzy Gillespie, Miles Davis’i getiriyor aklıma. Davis, müzisyen otobiyografileri içinde ayrı bir yere sahip olan kitabında, daha ilk sayfalarda “Dizzy olmasaydı bugün geldiğim yere gelemezdim,” der. Ve o anıların en önemli duraklarında Charlie “Bird” Parker ile birlikte Dizzy Gillespie vardır.



Miles Davis’in Quincy Troupe ile birlikte yazdığı, 1989’daki yayının hemen ardından Avi Pardo çevirisiyle Afa Yayınları tarafından 1995’te yayınlanan ünlü “Otobiyografi”si, bugünlerde Encore Yayınları etiketiyle yeniden raflarda.

Efsanevi bir otobiyografi bu. Sadece caz müziği dinleyicilerinin ya da müzikseverlerin değil, sanatla ve yakın tarihle ilgilenen herkesin okuması gereken bir biyografi. Neden? Çünkü Miles Davis’in cazla örülü anılarının arka planında yirminci yüzyıl Amerika’sının ta kendisi var. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının atmosferini en sert ve içeriden cümlelerle okuduğumuz bir kitap bu. Beyaz Adam’ın dünyasında, bütün ötekileştirmelere karşın var olmaya çalışan Siyah Adam’ın hikayesi. Ama her şeyden öte bir yanıyla kendisine hayran bir yanıyla da kendisine karşı acımasız olan bir müzik dehasının dünyası.

Miles Davis deyince, birçokları hayranlıklarını yansıtacak sıfatlar sıralar: Deha, yaratıcı, büyük besteci, yirminci yüzyılın en yenilikçi müzisyeni, çılgın, trompetin Picasso’su. Liste uzar gider. Ancak “Otobiyografi”yi okuduktan sonra Miles Davis hakkında çok daha başka düşüncelere de sahip olacağınız kesin. Çünkü karşımızda sadece bir müzik dehası yok. Hayatının büyük bir bölümünü uyuşturucu bağımlısı olarak geçirmiş, bu döneminde arkadaşlarını dolandırmış, fahişeleri kullanmış, karısını dövmüş, istediği gibi davranmadığı için müzisyen arkadaşlarını gruptan kovmuş, kariyeri veya hırsları uğruna dostlarını silmekten korkmamış, kibirli, ukala ve öfkeli bir adam var.

Avi Pardo çevirisinde, Miles’ın sert-öfkeli-sokaktan gelen anlatı dilinin dengesini çok iyi kurmuş. Üstelik çeviri, bu baskı için tümüyle yeniden gözden geçirilmiş. Yeri gelmişken bir küçük tavsiyede bulunayım. Miles’ın Otobiyografi’sini, yine Avi Pardo çevirisiyle Domingo’dan çıkan Jimi Hendrix otobiyografisi “Sıfırdan Başlamak – Benim Hikayem” ve Merve Duygun çevirisiyle Butik Yayıncılık’tan çıkan Michael Jackson otobiyografisi “Moon Walk” ile eşzamanlı okunması pek keyifli oluyor.


Başladığmız yerde, Maffy’nin trompetinin karşısında bitirelim tanıtım yazımızı. Sahip çıkmakta geç kalmadığımızı düşünelim ve dileğimizi bir de buradan fısıldayalım. Kendi caz yolculuğumuzu daha iyi anlayabilmek için Muvaffak “Maffy” Falay otobiyografisi-biyografisi ya da ustayla yapılmış bir nehir söyleşi okuma isteğimiz var. İlgilenenlere duyurulur.


Maffy Falay ile 2014 yazından bir Gümüşlük anısı...

Kategori

Kategori