Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Fazıl Say: Müzik 'benim göğe bakma durağı'm


1970ler Ankara’sı. Tavukçu Lokantası. Yedi-sekiz yaşlarındasın. Baban Ahmet Say ve onun şair arkadaşlarıyla aynı masadasın. Cemal Süreya, Metin Altıok ve daha nice büyük isim. O yıllar, o masalar sende nasıl anılar bıraktı?

Annemle babam ben beş yaşındayken ayrıldı. Annem İstanbul’a gittiğinden babamla yaşıyordum. Piyanoya yeni başlamıştım. 1976’da babam, “Türkiye Yazıları” dergisini çıkarttı. Tirajı 8000-9000 civarındaydı, bugüne göre muazzamdı. Ankara- Kızılay’da, Sakarya’da derginin dört metrekarelik bir ofisi vardı. Yazarlar içeri sığamadıkları için kapı hep açıktı. Ofisin hemen yakınında Tavukçu Lokantası vardı, hala var. Her akşam gidilirdi. Cemal Süreya, Metin Altıok, Turgut Uyar, onların eşleri ve çocuklar… Zeynep Altıok, ben…  Çoğu zaman sandalyelerde uyutulurduk, bazen bağrış çağrış olurdu aralarında. Anlamasak da çok zevkli şeyler dinlerdik. Yaşar Kemal o yıllarda Ankara’ya geldiği zamanlar bizde kalırdı. Çok uzun yıllardır tanıyorum. Benim son 15- 20 yıllık serüvenimi de yakından takip etti. En son Zorlu Center’da ‘Sait Faik’ konserime geldi. ‘Mezopotamya Senfonisi’nin önsözünü yazmıştı. ‘Akdamar Efsanesi’ için de bir şeyler yapmayı konuşmuştuk ama sağlığı el vermedi. Bazı insanların kendisi gökyüzü ve memlekettir. O’nun hayatta olup olmaması önem taşımıyor çünkü eserleri yaşıyor. Son eserleri de çok güzeldi. O, hala koşmaya devam ediyor…

Peki ileride Yaşar Kemal’le ilgili bir proje yapmayı düşünür müsün?

Tabii ki, ilerde O’nunla ilgili bir şey yapmayı düşünürüm.

İlk Şarkılar, çok başarılı bir albüm oldu. Bu albümün seni, sadece gazete haberlerinden takip eden ama hiç dinlememiş olan bir dinleyici kitlesiyle de buluşturduğunu düşünüyor musun?

Tabii ki. Türk halkı sözlü müziğe aşık. Klasik enstrümantal müziği dinleyen kitle çok az, bu bir gerçek. Bizim kültürümüz bu. ‘İlk Şarkılar’ geçen yıl ortaya çıktı ama yirmi yıl önce bestelenmiş şarkılardı. Bunlar benim şiirle tanışmama da vesile oldu. Şiirin hayatımdaki yeri ilginçtir. Madımak olayları sırasında Berlin’de yaşıyordum. Olayları radyodan takip ettim. Düşünsene Almanca bir anonsla, tanıdığın yazarların-şairlerin öldüğünü öğreniyorsun. Hepsinden imzalı kitaplarım vardı. O güne kadar şiir sevmez, okumazdım. “Metaforlar, imgeler, kafiyeler ne ki?” derdim. Bence şiir erken yaşların işi değil. Madımak’tan sonra oturdum, o amcam gibi olan insanların şiirlerini okudum. Şiirler melodileriyle gelmeye başladı, besteler doğdu. O güne kadar hiç sözlü müzik bestelememiştim. Sonra başka şairlere atladım. Orhan Veli, Can Yücel, Pir Sultan... O yıllarda Berlin’de bu bestelerimi birkaç kere seslendirdik. Üzerinden yıllar geçti, şarkılar sesini arıyordu.

O ses Serenad Bağcan’mış demek ki...

Evet. Serenad Bağcan, ‘Nazım Oratoryosu’ sırasında prova yapıyordu. Bizim solistimiz gelmemişti. Nazım’ın Memleketim’ini Serenad Hanım söylesin, dendi. Bir deneme yaptık. Şarkı bittiğinde koro sekiz- on dakika alkışladı. O ünlü solist inşallah bir daha gelmez dedik… Daha sonra, Zeynep Altıok’un babası için hazırladığı “Düşerim” ve “Bu Kekre Dünyada”yı Serenad ile kaydettik. Duruluğu ve her kelimeyi yaşaması çok hoşuma gitti. Böylece “İlk Şarkılar”a kadar geldik. Böyle bir başarıyı beklemiyorduk, iddiamız yoktu. Yaptığım işin çok satması, listelere girmesi falan beni hiç ilgilendirmemiştir. Ama müthiş bir ilgi oldu. O şarkıların yazılmasından bu yana yirmi yıl geçti. Üstüne altmış eser eklendi. Yani “Yeni Şarkılar”da bütün bu geçen yılların damıtılmışlığını hissedeceksin.

Şarkılara şiirlerin değil şairlerin adını vermişsin. O zaman biz de şairlerin adlarıyla ilerleyelim. Edip Cansever?

“Şey şey şey ve şeylerden” şiiri ile başlıyor albüm. Metaforların uçuştuğu bir şiir.
Benim şarkım da denizden geliyor, denize gidiyor. Ama başka bir gezegenin denizine... Alışılmışın dışında bir kurgu yaptım. Şarkıda farklı enstrümanlar var.

Turgut Uyar?

“Göğe Bakma Durağı”… İkinci Yeni’nin ve Uyar’ın baş yapıtlarından biri. Çok mert bir tavırla yazılmıştır bu şiir. Ben de şaire ve şiire acımasızca davrandım ve o tavırla devam ettirdim. “Göğe Bakma Durağı”nı basit bir aşk şiiri zannedenler yanılıyor. Büyük bir ayrılık acısı ve travması var. “Senin bu ellerinde ne var, tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum” diyor. Acıları çok mertçe açığa çıkarmış bir şiir. Serenad Bağcan da dişlerini sıkarak okudu şarkıyı. O travmanın aktarılmasında hem benim hem de yorumcunun büyük katkısı var.

Senin göğe bakma durağın var mı?

Benim göğe bakma durağım, müziğim.

Cemal Süreya?

“Bu Bizimki” yıkıcı, hain, yasa dışı bir aşkın şiiri. On yıl önce temelini attığım, evirip çevirdiğim bir şarkı. Konserde aynısını çalamayacağımız bir kayıt çalışması yaptık. Serenad birinci vokali verdikten sonra ikinci vokale geçiyor ve sonra şarkı, on iki kişilik bir operaya dönüşüyor.

Nazım Hikmet?

“İlk Şarkılar”da ben ve Serenad vardık fakat “Yeni Şarkılar”da koro ve Türk Sanat Müziği enstrümanları dahil olmak üzere çok kalabalık bir orkestra var. Türkiye’nin tanınmış müzisyenleri albüme ses ve emek verdi. Nazım’ın “Masalların Masalı” şiiri de böyle bir şarkıyla geliyor. Felsefî ve benim de en sevdiğim şiirlerinden biridir. Orkestralı bir parça. Kediyi kanun, güneşi ney simgeliyor. Yirmi neyi üst üste kaydettik. Müzikte, fizikte ve sosyolojide ‘cluster’ diye bir kelime vardır. Sıkışmış demek. Seslerin sıkışması ve hepsinin toplamının bir sarı ışık yaratması. Bunu en iyi ney verir diye düşündüm. “Masalların Masalı” şarkısı benim bu albümdeki özellerimden biri...

Ve elbette Hayyam. Dünyanın bugünüyle yine Hayyam aracılığıyla hesaplaşıyorsun...

“Ey Kör”ün bir dizesinde “Şu kurulup dağılan evrende…” diyor Hayyam.  11.yy’ın teknolojisi ile düşünürsen Hayyam’ın ne kadar iyi bir bilim adamı olduğunu görürüz. Bugün de evrenin kurulup dağılması fikrini tartışıyoruz. Ama Hayyam bunları 11.yy’da, o zamanın bilimsel bakışıyla, astrofiziğiyle söylemiş.

Her zaman yeni sesler arayan bir besteci oldun. Yeni Şarkılar’da da farklı enstrümanlara önemli roller veriyorsun. Hatta, seni dinleyenleri şaşırtacak bir enstrüman da var; elektro gitar. Nasıl karar verdin buna?

Sadece elektro gitar değil bas da var. Bu parçayı ben öyle duydum, öyle kurguladım. Bir rock parçası değil. Konsept içinde ramazan davulu da var klasik müzik korosu da köy meydanı da... Gitarı Okan Ersan, bası Eylem Pelit çalıyor.
Parçaya farklı esintiler koyduk. Neden? Ben, cazda da hep akustik enstrümanlarla çaldım. Ama Hayyam’ın şiirinde tüm enstrümanların birlikteliği olduğuna inanıyorum. Böylesi bir ‘birlik’ Hayyam’a yakışırdı.

Uzay senin için ne ifade ediyor, merak ediyorum. “Universe” bu dünyanın dışındaki sesleri arayışının bir göstergesiydi. Yeni Şarkılar’da da sesleri hep yeryüzünden uzaya fırlattığını söylüyorsun. Müzikte ve hayatta bu dünyanın çıkardığı sesler sana yetmiyor mu artık?

Kaçıyor musun dertlerden diyorsun yani? Kaçılması gerekenlerden kaçmak zorundayız, doğru. En zor savaş, kendimle olan. Kültür savaşları falan daha kolaydır. Kendime savaş açtığım an, o en zorudur. Çoğumuz için de öyle. Sanatçılar bazen en uzağa kaçmayı ister.

Savaşıyor musun kendinle, kaçmak istiyor musun?

Kendimle çok savaştım ama barışta kendimi daha rahat hissediyorum.
Kendimle olan savaşım çok sert oldu ve çok uzun zaman aldı. Şimdi barış zamanı.

Barışa dair cümlelerin karşılığını buluyor mu peki? Örneğin 2014’ün Ekim ayında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinin bakanlık tarafından programdan çıkarılmasıyla ilgili hükümete mektup yazdın. Bu mektuba bir cevap geldi mi?

Hayır, cevap gelmedi. Senfoni çalınacaktı. Çalınmadı, sansürlendi. Bakan “Sansür yok ,” diyor. Sansürden anladığı ne bilmiyorum. “Su” diye bir eserim de çalınacaktı Mayıs’ta, ondan da haber gelmedi. Ben bu eseri zaten dünyanın her yerinde çaldım. Benim için kayıp değil. Ben onlara bir sanatçıyı sansürlemenin çözüm olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

“Barış ve umut” diyorsun hep. Neyin umudu bu?

Aydınlık bir dünyada yaşamanın umudu. Kendimi Nazım’ın, Hayyam’ın öğrencisi, akrabası gibi hissediyorum. Ben aydınlanmacı dünyanın taraftarıyım. Bildiğim ve sevdiğim şey bu, diğer tarafı da pek bilmem. Ama bu tarafta olup günümüz Türkiye’sinde dertli olmamak mümkün değil.

Bu kadar çok ve yüksek değerde üretirken kendini ülkende yalnız hissediyor musun?

Bizim durumumuzda çok insan var, çünkü üzerimizde bir baskı var. Onlardan olmayanın bertaraf edildiği bir durum. Siyasi konulara pek girmek istemiyorum aslında. Önce Yeni Şarkılar dinleyiciye ulaşsın istiyorum. Biz bu albümü altı yedi kişilik bir stüdyoda yaptık. Bu durumda da üretim yapabiliyoruz, önemli olan bu.

Şarkı” yapmana popçular, rockçılardan destek var mı?

Yok.  Herkes işini yapıyor.

Bir de “Mozart Maratonu” var. Yorumculuğuna yeniden bir vurgu sanki...

Doğru. Yorumcu Fazıl Say ne yapıyor? Benim 1,5 yıldır kafamda dönen, hayatımın en büyük projelerinden biri bu. Müthiş bir emek ve çalışma sonucundan oluşmuş, toplamda 6 CD’ye yayılmış altmış track’lik bir eser. Dört konsere bölerek Salzburg’da, Berlin’de, dünyanın farklı yerlerinde Mozart günleri yapıyordum. Uzun yıllardır yapan olamamıştı bunu. İKSV’nin projeye ilgi duyması bizi neşelendirdi. İlginç bir konsept oluşturduk. İstanbul’un dört ayrı mekanında Heybeliada, Süreyya Operası, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde çalacağız. Yani, dört ayrı konser dört ayrı İstanbul mekanı. Dinlemek isteyenler aynı zamanda İstanbul’un mekanlarına da bir ziyaret yapmış olacak.

“İlk Şarkılar” sahneden de dinleyiciye ulaştı. Peki “Yeni Şarkılar” için teknik zorluklar olabilir mi? Konser olacak mı?

Olacak. Parçaları piyanoya uyarlanmış, diğer enstrümanlardan yoksun, duru bir haliyle sunacağız. Orkestranın tamamını toplamak büyük bütçe, büyük organizasyon gerektirir. Günümüz Türkiye’sinde zor görünüyor.


“Fazıl’ın eli kolaya gitmiyor!”
Serenad Bağcan, Fazıl Say’la çalışmanın zorluklarını anlatıyor

“Yeni Şarkılar”daki besteler önüne geldiğinde ne düşündün?

Açıkçası korktum, nasıl üstesinden geleceğim diye. Hummalı bir çalışma başladı. Tabii bir de şairleri bilmek ve empati kurmak gerekiyordu. O hummalı çalışmadan sonra hafif bir depresyonla da birlikte daha da güzel çalışmaya başladık. Fazıl şiirin matematiğini çözüyor. Müziğe matematik ekliyor. Yani ben hem müziği hem matematiği çözmeye çalışıyorum. Bir de, dinleyici “bunu ben de söylerim” desin istiyorum şarkılar için. İnsanlar zorluğa odaklanmasınlar, şairin yüreğe dokunduğu noktaya odaklansınlar istiyorum..

Fazıl Say’la çalışmak zor mu?


Fazıl Say’la çalışmak çok güzel. Ama şarkıları yorumlamak çok zor. Kolaya eli gitmiyor hiç. Hatta benim bir hayalim var; 80 yaşımıza geldiğimizde ben onun bir eserini 4 nota içinde söylemek istiyorum… 80 yaşında artık diyafram kalır mı bilmiyorum ama bunu yapalım çok isterim. Bir de küçük şikâyetim var: “Ey Kör” parçasını stüdyoda oldukça sert söyledim, hatta ‘brutal’ vokaller yaptım ama Fazıl onu albüme koymadı. Belli olmaz; belki bir gün stüdyo kayıtları yayınlanır.    



Siyasetin huzurunda diz çökenler korosu

Siyasetin huzurunda diz çökenler korosu

Nuri Bilge Ceylan, “Kış Uykusu” ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü ve yumruğunu havaya kaldırdı. Dünya sinemasının en önemli ödüllerinden biri. Belki de en önemlisi.

NBC ödülünü gururla kucakladığında, Türkiye basını yanında değildi. Birkaç isim, kişisel çabasıyla dünyanın merceği altındaki haberi izlerken, basınımız konuyu “yeterince popüler” bulmamış olsa gerek, uzaktan izlemeyi yeğledi. “Yalnız ve güzel ülkenin” ayakta alkışlanan yönetmenini “yalnız” bıraktık.

“Bu konuda sınıfta kaldık, orada olmalıydık,” diyen basına en güzel cevaplardan birini filmin başrol oyuncusu Haluk Bilginer verdi: “Siz zaten Gezi’de de yoktunuz!”

Birçoğumuzun göğsünü kabartan bu başarı için “Nuri Bilge’nin Cannes lobisiyle arası iyi olmasaydı, gelmezdi o ödül,” diyenler de çıktı.

Fazıl Say, müthiş eserlerle dinleyicisinin karşısına çıktı bu yıl. Hermias efsanesinden esinlendiği “Yunus Sırtındaki Çocuk”, “Sait Faik’i Hatırlamak”, Serenad Bağcan ile “İlk Şarkılar” ve dahası...

Günümüzün en önemli bestecilerinden biri olarak kabul gören Fazıl Say, böylesine verimli olduğu bir yılda, Antalya Piyano Festivali’ndeki genel sanat yönetmenliğinin elinden alınması ve eserlerinin CSO programından çıkarılması ile anıldı.

Doğudan batıya bütün dünyanın kucakladığı sanatçımıza bizim hediyemiz yasaklar ve sansür oldu.

Say’ın ve sanatının yanında duranlar çoktu ama “Bu Fazıl Say da çok konuşuyor yahu,” korosu bir köşede şarkısını söylemeye devam etti.

Orhan Pamuk, altı yıl aradan sonra “Kafamda Bir Tuhaflık” romanıyla okurlarıyla buluştu. Yakın tarihimiz üstüne derinlikli bir okuma olanağı veren kitap, aynı zamanda roman sanatının dinamiklerini sarsan yapısıyla da dikkat çekti.

Kitap çıktıktan sonra Orhan Pamuk, romanın içeriğinden çok verdiği-vermediği siyasi mesajlarıyla gündeme getirilmek istendi. “Orhan Pamuk romanlarını bize değil, batıya yazıyor,” cümleleri kitabı sevenlerin bile ağzından düşmedi.

Kime kimseyi sevmek, sanatsal üretimini alkışlamak zorunda değil. Sağlıklı bir eleştiri kurumu sanatın ve sanatçının da istediği bir şey. Ama böylesi söylenmeler, kültür-sanat ortamını karartmak, kültür-sanat haberciliğini popülist bir cendereye sokmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor sadece. Akademik değerlendirmelere, nitelikli ve nesnel eleştiri kurumuna, yargılamadan soru soran kültür-sanat haberciliğine ihtiyacımız var. Yoksa dedikodu kazanında, gittikçe koyulaşan bir bulamacın içinde boğulup gideceğiz.

Kaan Müjdeci, ilk uzun metraj filmi “Sivas” ile Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile döndüğünde “Aslında sinemacı değilmiş,” yaygarası koparanlar, filmden çok yönetmenin ve eleştirmenler özel ödülü alan başrol oyuncusu Doğan İzci’nin kişisel hikayelerine odaklanmayı seçtiler.

Lars Von Trier imzalı “Nymphomainac (İtiraf)” sansüre uğradığında, “Bu Lars Von Trier denen ırkçı, işi iyice pornoya vurdu,” diyenler, sansür karşıtlığının ilkesel bir duruş olduğunu hiçe saymaktan çekinmediler.

Miro sergisi için söylenecek söz önceden hazırdı zaten. Picasso’dan Rodin’e bütün sergilerin ezber cümlesi devreye girdi hemen: “Önemli eserlerini getirtememişler, sıradan bir sergi işte...”

Rock müziğin efsanesi Neil Young unutulmaz bir konser verdiğinde “Adam iyi de, sürekli seyirciye arkasını dönüp çaldı,” takımı tezahürata başlamıştı. İstanbul için bir şarkı yazan Morrisey için söyleyecek söz bulamayanlar “Yahu baba çok kilo almış be!” diyerek sıyrıldılar işin içinden.

Bu coğrafyaya “saydırmak” yeterli gelmeyince dünyaya da uzandı diller. Yıllar sonra, Rick Wright hayattayken yaptıkları stüdyo kayıtlarından bir albüm oluşturduklarını dürüstçe söyleyen Pink Floyd bile nasibini aldı: “Bu ne be, babalar resmen asansör müziği yapmışlar!”

Altın Portakal Film Festivali sansür fırtınasıyla savrulurken, Şinasi ve Akün sahneleri satılırken, Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne güreş hakemi, zabıta müdürü ve İETT yöneticisi Şevket Demirkaya atanırken, Devlet Tiyatroları oyuncularına Yunus Emre, Mevlana, Tolstoy, Puşkin kıyafetlerinin özel bir davet için giydirilmesine kurumdan “Karışmayın işimize,” açıklamaları gelirken bile detone notalar duyuldu ama neyse ki bu konularda daha net bir ses birliği sağlanabildi.

Elbette, kültür-sanat olaylarında teksesli bir şarkı beklemiyor kimse. Farklı görüşler, farklı sesler olacak. Olmalı. Bu sesler, birbirlerini dinleyecek. Ancak farklı sesler ile kültür-sanatı karanlığa hapseden, yalnızlaştırmak isteyen ve siyasi iktidara biat eden sesleri birbirine karıştırmamak gerekiyor.


Siyasetin önünde diz çöken seslerin, özgürlükçü bir kültür-sanat ortamının şarkısında yeri yok.

Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler

Sanatın en büyük destekçisi sanatçı.

Doğru projeyi doğru sponsorla buluşturmak, ürettiği sanat dalına gönülden bağlı olan, geleceğe katkı sağlamak isteyen sanatçılara düşüyor.

“Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” de böyle bir proje. Güher- Süher Pekinel’in katkı sağlayıcı projeleri beşinci yaşına girdi.

Hemen özetleyeyim: Konservatuvarlarda okuyan öğrenciler arasında yapılan seçmeler sonucunda seçmeleri kazanan öğrencilerin Avrupa’nın en iyi müzik okullarında eğitim gördüğü ve sonrasında her birinin Türkiye’yi uluslararası yarışmalarda temsil ettiği bir çalışma var karşımızda.

Bu projeden şimdiye kadar on bir öğrenci yararlandı: Dorukhan Doruk (Viyolonsel), Veriko Cumburidze (Keman), Yunus Tuncalı (Piyano), Kıvanç Tire (Keman), Elvin Hoxha (Keman), Can Çakmur (Piyano), Cem Esen (Piyano), Doğa Altınok (Keman), Gülru Ensari (Piyano), Nilay Özdemir (Viyola).


Aslında hikaye Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in 7 Temmuz 1948’de imzaladığı Harika Çocuklar Yasası’na kadar dayanıyor. Hani şu İdil Biret ve Suna Kan’ın yurtdışına devlet bursuyla gönderilip yetiştirilmeleri için çıkarılan, bu yüzden de “İdil-Suna Yasası” olarak bilinen 5245 sayılı yasa. 1956 ve 1976’da alanı genişletilen ya da farklılaştırılan uygulama sayesinde yurtdışında eğitim alma olanağına kavuşan müzisyenlerimizin arasında kimler yok ki; önce Verda Erman, Gülsin Onay, Hüseyin Sermet, Selman Ada, sonrasında da Burçin Böke, Fazıl Say, Şölen Dikener, Çağıl Yücelen ve daha birçok isim. 1998 tarihi, bu özel statülerin sonu anlamına geliyor ve yurtdışına eğitime gönderilen ‘harika çocuklar’ devri de kapanıyor.

İşte Güher-Süher Pekinel, bu noktada devreye giriyor. Ne de olsa Türkiye’nin dünya sanatına hediye edeceği daha çok isim var. Sonunda Pekineller kendi çabaları ve sponsor desteğiyle ‘Harika Çocuk Yasası’nın bir benzerini hayata geçiriyorlar.


Sponsor deyip duruyorum. Böyle bir konuda o desteği verenin adını anmanın da, benzer katkılar için özendirici olacağına inanıyorum. Projeye beşinci yılında sahiplenen Tüpraş ile ilgili övgü Güher-Süher Pekinel kardeşlere bırakayım. Diyorlar ki; “Projemizin çıkış noktasını Türkiye’nin uluslararası platformlardaki varlığını sürdürmek ve güçlendirmek, genç yeteneklerimizin bizi dünyada temsil etmesini sağlamak oluşturuyordu. Projemizin meyvelerini toplamaya başladığımız ve daha çok desteğe ihtiyaç duyduğumuz beşinci yılımızda Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un önderliğinde Tüpraş’la buluşmamız ve projemizin Tüpraş tarafından sahiplenilmesi baş koyduğumuz yolumuzda emin adımlarla ilerlememizi sağlıyor.”
Doğru projeye doğru destek alkışlanmaya değer.

Bu sayede, 15-23 yaş arasındaki üstün yeteneklerinin gelişimi için 4-5 senelik burs sağlanıyor. Şu anda eğitimlerini Viyana, Paris, Berlin, Münih, Leipzig, Köln, Zürih ve Brüksel’de sürdüren genç sanatçılar için, ülkemizin önde gelen orkestralarında ve üst düzey eğitim mevkilerinde yer almalarının yanı sıra, dünya çapında kariyer yapmaları hedefleniyor. Bu gençler, dört senede altı birincilik ve iki üçüncülük ödülüne layık görülmüş, çok saygın uluslararası festivallerden ve saygın orkestralardan da davet almış durumdalar.

Genç ve yetenekli müzisyenlerimizin Zürih Tonhalle’de yaptıkları son konserlerinin CD’si 13 Kasım’da piyasaya çıktı, 15 Kasım’da da CRR’de konser verdiler. Bir sonraki konserlerinin tarihi henüz belli değil, ama internet üstünden takip etmekte fayda var.




Kategori

Kategori