Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Duygusal Pornografi

İlk planlardan itibaren yavaşlatılmış görüntülerle, gözlerin kadrajlandığı yakın çekimlerle hazırlandığımız duygusal atmosfer.

Filmin sonunun, yani izlediğimiz öznenin ölecek olmasının sürekli olarak hatırlatıldığı, ölüm duygusunun oluşturduğu ritmin hiç aksamadığı bir anlatım.

Filmin öznesinin, yani Amy'nin -filmin bir yerinde "Gözeneklerimi gösterme" diye yalvarmasına rağmen- gözeneklerine, hücrelerinin kuytularına dalan bir kurgu.

Sahiplenmeyle acıma arasında bir karar anında bırakan, korunaklı hayatımızdan bakarak değerlendirmemizi isteyen ahlakçı bir ton.


"Amy" belgeseli için söyleyebileceğim daha çok şey var. Asif Kapadia'nın Amy Winehouse'un hayatından -ve ölü bedeninden ekonomik ve toplumsal varoluşlarını sürdürmek isteyen yakın çevresinin kişisel bakış açılarıyla anlattıklarından- oluşturduğu belgesel. Çok konuşuldu biliyorsunuz; aile izin vermiş, nişanlı laf etmiş, hiç bilinmeyen görüntülermiş falan filan... Gidip izleyin.

Asif Kapadia 'duygusal pornografi' konusunda uzman. Malzemesini buraya yönlendirmeyi biliyor. Açıkçası bu filmden sonra çok sevdiğim "Senna"yı da bir daha izlemeye karar verdim. Bir daha değerlendireceğim...

Filmle ilgili değerlendirmelerimin bir nedeni de Amy Winehouse'a olan sevgimdir belki. Bu durumda ben de nesnel olamayan bir yorum yapıyorum. Ama yorumumu bir ticari ürüne çevirmediğimin de altını çizelim.

Biraz rahat istemek için kaçtığınız mağarada, ölü bedenleriniz bile rahat bırakılmayacak.

Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” beyaz perdede!



Masumiyet Müzesi okurları bu belgeseli heyecanla bekliyor.

Belgeselin prömiyeri 7 Eylül Pazartesi günü Venedik Film Festivali’nde gerçekleşecek.

Belgeselde Kemal ve Füsun’un 70’li yıllarda yaşadıkları trajik aşkın ve bu aşka tanıklık eden eşyaların hikâyesi Orhan Pamuk’un anlatımıyla izleyiciyle buluşacak.

Vicdanımız kurtaracak mı bizi?

4.Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda en iyi film ödülü dün sahibini buldu.

Dyana Gaye’nin yönettiği Fransa-Belçika-Senegal ortak yapımı olan “Yıldızlar Altında/Under The Starry Sky” adlı film yarışmada en iyi film ödülüne değer görüldü. 1975 doğumlu Senegalli bir yönetmenin elinden çıkan film, üç ayrı coğrafyada geçen sarsıcı bir hikayeyle buluşturuyor izleyenleri. Yurdundan uzak kalanların yeni bir hayat kurmak konusundaki çaresiz bocalamalarıyla, yurdunda köksüz kalanların hayata tutunma çabaları sert bir dille kesişiyor. Yerel oyuncularla ve kimi rollerde de amatörlerle çalışmayı tercih etmiş Gaye. Ama oyunculuklarda bir dil birliği kurmayı başarmış. Torino, Dakar ve New York’ta geçen hikayelerde görsel bütünlüğü kurmayı başardığı gibi.


En İyi Kısa Film Ödülü de bir kadın yönetmenin oldu. Azra Deniz Okyay “Küçük Kara Balıklar” ile ödülün sahibi oldu.

Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nin dördüncüsü düzenleniyor. İlgi gören bir festival. Peki bu ilgi yeterli mi? Bence değil. Salonlar orta dolulukta. Paneller orta dolulukta. Oysa samimiyetle söyleyebilirim ki, seçkiye alınan filmler ve festivalin çıkış cümlesi çok daha fazlasını hak ediyor.

Hatta bu festivalin İstanbul’la sınırlı olması bile üzücü. Keşke diğer şehirlerdeki hukuk fakülteleri, ortaklaşa bir çalışmaya nasıl girilebileceği sorusunu sormaya başlasalar. Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi, bir an önce harekete geçse fena olmaz mı?

Masasının üstünü sürekli derleyip toparlayan herkes gibi ben de “tematik” meseleleri pek severim. Elbette bu festivale olan ilgim sadece bundan kaynaklanmıyor. Benzeri pek olmayan, akademi-çıkışlı bir festival karşımızda. Böyle bir festivalin yapılması düşüncesi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adem Sözüer tarafından ortaya atılmış. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, düşünceye öncülük edip hayata geçirmiş. Şu cümlenin peşinde koşmuş festival: “Değişik sorunların hem akademik olarak farklı disiplinler hem de sinema sanatı açısından tartışılacağı bir festivalde, sinema sanatının çarpıcı dilinden yararlanarak hukuk, adalet, demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri konularında geniş kapsamlı düşünce alışverişi zeminleri oluşturabilmek.”

Etkileyici bir cümle. Güzel bir buluşma. Festivalin önceki yıllardaki temalarını hatırlayalım: Darbeler, Kadına Şiddet ve Ayrımcılık, Genç Suçluluğu.

“Herkes İçin Adalet” sloganıyla yola çıkan festivalin bu yılki teması da Göç/Migration oldu. Düşündürücü ve üzücü olan, festivalin kendisine tema bulmakta hiç zorlanmaması.

Sanat, kendimizle ve çağımızla yüzleşmemiz için elinden geleni yapıyor. Yapmaya da devam edecek. Muktedirler bir gecede yok ettikleri ağaçlar gibi, sanatın gücünü de yok edebileceklerini sanmaya devam etsinler. Dünya tarihi, onların anlattıklarıyla değil, sanatın fısıltılarıyla yazılıyor.

Raskolnikov suçunun cezasını, bitmek bilmeyen bir vicdan muhasebesi ile ödedi. Çağımız o vicdan hesaplaşmasının bile yapılamadığı bir çağ. Peki bütün bu suçların cezaları hangi kara tahtaya yazılacak?

Kusura bakma Bergman; bizi artık vicdanımız bile kurtaramaz.



Kategori

Kategori