Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Televizyonculuğu özlemek... Mümkün mü?

Televizyonculuğu özlemek... Mümkün mü?

Televizyonculuk tuhaf bir iş.

Başladığınız programın daha ikinci haftasında, eğer işler iyi gidiyorsa (yani programınız izleniyor ve yöneticiler tarafından takdir ediliyorsa) pembe bulutlar uçulur etrafta. Herkes "Tam bir aile olduk!" der. Yalandır bu. Kimse kimseyi o kadar sevmez. Herkesin birbirinin tersine işleyen çıkarları var gibidir. "Hepimiz aynı gemideyiz," duygusu yoktur. Ama o sahte mutluluk, ağız dolusu gülücükler, beraber yemeğe çıkma programları bitmek bilmez.

Aslında şaşılacak bir şey yok. Çoğu aile kadar ikiyüzlüdür, televizyoncuların her programda yeniden kurdukları aile.

Program kötü gitmeye başlayınca aile dağılır. O ailelerin ömrü ratinglerin gücü kadardır. Üç tane reklam kaynağını mutlu etmek için kurulan sahte düzenin, geçici başarılarla örülü aileleri.

Mutluluk süresi kısadır ama işin içindekilere iyi gelir hep.

Neyse...

Derdim, televizyonculuktaki ilişkilerin sahteliğini anlatmak değil. Bilen biliyor. Ayrıca, zamana karşı yapaylık üretebilen bir sistemde, kamera arkasının içtenliğinden söz etmek aptalca olurdu. Kimi aptallıklarım vardır ama televizyon dünyasının bu "hızlı çıkar sistemi"ni göremeyecek kadar da şaşkın değilim.

Aniden "canlı yayın arabası"nı özlediğim bir anda düşündüm bunları. İnsan canlı yayın arabasını özler mi diyebilirsiniz. Özlüyormuş işte. Televizyonculuğu çok özlediğimi söyleyemem. Arada bir, dişime göre bir haber olduğunda aklıma düşüyor sadece. O haberleri de benden daha "televizyoncu diliyle" aktaran bir sürü isim var zaten.

Ama canlı yayın arabası özlemek ilk kez oluyor. Yaşlanıyorum.

Şimdi aklımdaki soru şu: O sahtekarlığı (ve hatta samimiymiş gibi yapma sahtekarlığını) değiştirebilecek bir yayıncılık anlayışı var mı? Yaratılabilir mi? Daha da önemlisi yapılabilir mi?

Bu konu aklıma takıldıkça yazacağım.
Süreklilik ve Fil Uçuşu

Süreklilik ve Fil Uçuşu

Süreklilik...

Hangi işi yaparsam yapayım 'süreklilik' önemlidir benim için.

Fil Uçuşu, ilk gününden bu yana, aynı düşünceyle ve hassasiyetle devam ediyor. Kimi zaman daha sıklıkla yazı paylaşıyorum, kimi zaman daha seyrek. Kimi zaman, başladığım serilere uzun süreli aralar veriyorum. Kimi zaman, başka bir yerde yayımlanmış bir yazıyı paylaşıyorum. İstatistiklerine, yorum sayılarına bakmadan devam ediyorum yoluma. Tek yaptığım, Fil Uçuşu'na bir yazı koyduğumda bunu twitter hesabımdan duyurmak.

Öykülerimi kağıt-kalemle yazarım. Masamın üstü defterlerle dolu. Yakınlarım kırtasiye merakımı bilir zaten. Fil Uçuşu, bu kırtasiye yoğunluğunun dışında kalan bir alan benim için. Kağıt-kalem kullanmadan düşüncelerimi kelimelere döktüğüm bir alan.

Ama 2015 yılında, 'süreklilik' bilincinden uzak kaldım bu alanda. Bazen işlerin yoğunluğuna sığındım, bazen hayata. Bahane bulmak kolaydır insanoğlu için.

Anlayacağınız, 20 Temmuz'dan beri Fil Uçuşu'yla ilgilenmediğimi görünce, tembelliğimden utandım ve içimi dökmek istedim.

Madem öyle, kendime not düşeyim: Başladığın işi aynı ciddiyet ve samimiyetle sürdürmeyi unutma!

Yazamamak

Yazamamak

Dilerim kimse bu söyleyeceklerimi "yazdıklarını önemseyen birinin" gevezelikleri olarak almaz.

Alırsa da diyecek bir şey yok. Çünkü meselem -biraz da- bu algıyla ilgili.

Yazabilene alkış tutarım. Önünde saygıyla eğilirim.

Ama dünyanın şu ruh halinde tek satır bile yazasım yok.

Yazmak, benim için, her şeyden önce kişisel bir iyileşme ve anlama yolu. Ama artık yazarak iyileşemiyorum ve yazarak anlayamıyorum. Bunu -geçici- bir yazar kilitlenmesi, hatta paniği olarak değerlendirenler de olabilir. Saygı duyarım.

Ama bu cepheden bakınca durum -ve değerlendirme- farklı. Biliyorum; sanat kurtarır. Tazeler. Sorgular. Deşer, hatta kanatır. En zorlu dönemlerde bu görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Getirmelidir. İşte tam da bu nedenle, yazabilene alkış tutarım.

Ve böyle bir dönemde - dönemimde- yazılanları okuyarak iyileşirim. Anlayacağınız, kişisel tarihime dertli bir not düşmüyorum. Sadece dertleşiyorum.

Hal böyleyken böyle, der ve susarım.

Saygılar.

Nuh Köklü… Bi sigara içimi…

Öyle böyle değil. Gerçekten zorlu zamanlardan geçiyoruz. Günden geriye, devam etme gücü verecek bir şeyler kalmasını beklemek de zor artık.

Akıl almayacak bir cinayete kurban gitti Nuh Köklü. İsteyen sosyolojik çözümlemesini yapsın, isteyen bu pisi pisine cinayetten siyasi rant elde etmeye çalışsın, benim tek bildiğim Nuh'un artık bu dünyada olmadığı. Ensesine indirdiği kulaklıkları, alaycı gülümsemesi ve her daim dağınık halleriyle Nuh Köklü yok. Yolun solundan koşmayı seven o adam yok artık.

Bir dönem NTV'de kesişmişti yollarımız. Arada masa başında, arada sigara molasında muhabbet ederdik. Beklenmedik anlarda beklenmedik sorular sorardı. Tam günün saçma koşturmacası içindeyken "Borges'in şiirleri neden gerektiği kadar konuşulmaz sence?" diyen biri çıkardı karşıma. Beni köşeye sıkıştıracağı soruları genelde edebiyattan seçerdi. Özellikle de gönlünün yarısını bıraktığı Latin Amerika'dan. Bazen takılırdım muhabbet radarına. Bazen de kaçardım muhabbetinden, başlamadı mı bırakmazdı çünkü.

Ama sessiz kalınması gereken anları da bilirdi.

NTV'de, işten çıkarıldığım gün, kapının önünde birkaç dostla vedalaşırken yanıma gelmişti. Sarılmıştık. "Çok üzüldüm," diye fısıldamıştı Sonra da sigara tutup "Konuşmaya gerek yok ya, bi sigara içelim yeter," demişti.

Gerçekten konuşmadan birer sigara içtik. Bir kez daha sarıldık, sessizce vedalaştık. Bir daha da görmedim Nuh'u. Ta ki…

Kısa süre sonra Nuh da NTV'den çıkarılanlar kadrosuna katıldı. Aradım, kısa bir telefon konuşması yaptık. Öyle durumlarda sessiz kalınması gerektiğini öğretmişti ne de olsa. "Görüşelim bi ara, bi şeyler içelim," dedik. O içkiler hiç içilemedi.

NTV'den çıkarıldığımda, yıllarca aynı kadroda çalıştığım kimi isimler, kuru bir telefon mesajıyla veda etmişlerdi. Arayıp sesimi duymaktan bile korktular belki de. Kimileri içinse sevindirici bir haberdi artık orada olmamam. Ama hiçbir şey demeden çok şey diyen biri vardı o günlerde; Nuh Köklü.

"Konuşmaya gerek yok, bi sigara içelim yeter."

Dostluğumuz da "bi sigara içimi" sürdü.

Günlerdir onun hakkında yazılanları okuyorum. Tanımadığım Nuh ile tanışıyorum. Anasının elindeki kartopu gibi büyüyor içimde dert. Birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız yok.

Geriye "bi sigara içimi" sürede yazdığım bu yazı kalacak.


Günden Kalanlar.39

Günden Kalanlar.39

Sağ omzumdaki kas yırtığı 2011 yılında hayatıma girdi.

Nasıl oldu, neden oldu kısmını atlıyorum. Oldu işte.

Fizik tedavi. Sancılı bir süreç. Ama her adımda iyileşmeyi hissetmek rahatlatıyor. Elektrik, iğne, bandaj, askı ve her gün yapılması gereken bir dizi hareket. Sonuçta geçti gitti.

Sanıyordum.

Hep denirdi de pek inanmazdım: Geri geldi.

Yaklaşık on gündür, aynı noktadan aynı belirtilerle kendini hissettiren eski dostum çıkageldi. Dün gece uzun uzun konuştum kendisiyle, sabaha kadar. Bir süre gitmeyi düşünmediğini, bedenimle dört yıl öncesine dayanan dostluklarında yarım kalan şeyler olduğuna inandığını söyledi. "Bana bir şans daha vermelisin, bu kadar çabuk silip atma," dedi hatta.

Güne 2011'de günlerimizi beraber geçridiğimiz doktorla başladık böylece. Eski dostumun anlattıklarını aktardım kendisine. "Sakın yenik düşme ona," dedi sevgili profesör. Hemen müdahale etti duruma. Kötü ruh kovan bir pagan oluverdi bir anda, en sonunda da sardı sarmaladı buza yatırdığı kolumu.

Yine de görünen o ki, bir süre birlikteyiz bu eski dostla.

İnsan arızalarını, yırtıklarını, kırıklarını, unufak olmuş parçalarını, hastalıklarını da sevmeyi öğreniyor.

Zaten bütün bunların toplamı değil miyiz?
"Yazar duruşu" nedir?

"Yazar duruşu" nedir?

Bir yazar şöyle demişti, zamanın birinde: "Sosyal medyada falan bu kadar çok yazman iyi değil bence. Kendini biraz geri çekmeyi bilmelisin. Bir yazar duruşu sergilemelisin."

Üstelik bunu, parmağını sallayarak ve biraz da haddimi bildirerek söylemişti. Anlaşılacağı üzere, "bir anda aklına gelen" bir düşünceyi, dostça bir söyleşi içinde paylaşmak değildi amacı. Üstünde düşündüğü bir kavramın, "yazar duruşu" kavramının ateşli bir savunucusu vardı karşımda.

Olabilir.

İşin "üslup" kısmına takılmadan ilerleyelim. İnsanların hayatlarının bir döneminde, bir kavramın sağlayacağı iktidar alanına meftun olmaları şaşırtıcı değil.

Sonrasında çok düşündüm: "Yazar duruşu nedir?"

Kendi gençliğimde gördüğüm ağırbaşlı, düşünceli, ulaşılmaz ve her sözünde bir hikmet saklı olan figürlerden mi alıyordu bu duruş gücünü?

Bilmediğimiz bir yerlerinde yaraları olan, dert yanardağının içine düşmüş insanlar mıydı yazarlar?

Kendini ağırdan satmakla, bilginin sahibiymiş gibi davranmak arasındaki çizginin kalınlığı neydi?

İflah olmaz bir romantizmin, sadece yeri geldiğinde sunulan ironiyle harmanlandığı bir cümle miydi yazar?

"Fotoğraf çektirirken gülmeyin," diyenini de duymuştum. "Pişmiş kelle gibi sırıtmayın"la, "yazar dediğin derin bakar" arasında bir değerlendirme olsa gerek bu. Peki ama neden? Yazarın, bedeniyle vaadettiği ve bilmediğim bir şey mi vardı bu "yazar duruşu" formülünün içinde?

Bu söylediklerimin çoğu, Gezi Direnişi öncesinde defterlerime not düştüğüm şeyler. O zamanlar daha çok beyin patlatmışım bu meseleye demek ki. Ama arada sırada, özellikle daha çok kullandığım Twitter ortamında gezinirken aklıma yine düşüyor. Özellikle de takip ettiğim ya da arada yazdıklarına baktığım yazarlara söylenenleri falan okuduğumda.

Konunun orta yerine Gezi'yi yerleştirmem boşa değil, hemen söyleyeyim. Çünkü bu süreci "içeriden" yaşayanlarla, "gözlemci" pozisyonunda kalıp büyük değerlendirmeler yapanlar arasında bir üslup farkı var.

Orada olan yazarlar vardı. Bir de oraya bakan yazarlar.

Dolayısıyla şu "yazarlık duruşu" meselesine bu sürecin sonrasında daha geniş bir çerçeveden bakabiliyorum. Ya da baktığımı sanıyorum. Neyse…

Yanlış anlaşılmasın; o duruş dediğiniz şey, öyle değil böyle olmalı gibi bir cümle kurmayacağım. İsteyen istediği gibi durabilir, durmalıdır da. Ben sadece bu meseledeki ikiyüzlülüğe odaklanıyorum. Meyhane ortamında türlü maymunluk yaptıktan sonra, okurların karşısında "ağır abi" olanla benim meselem. "Yahu yazar dostlarının yanında her şekle giriyorsun da, okura mı senin havan?" diyesim geliyor. Oysa, edebiyatının varlığı o yazar arkadaşların değil, okurların. Bir süzgeçten geçirilmemiş gerçek yüzünü göstermen gereken, aslında onlar. Hayatın içinde nasılsan öyle olsan edebiyat arenalarında da… Zor mu? Yanlış mı? Nasıl normalde ağır bir adamsan okurla buluştuğunda takla atmanı istemiyorsak, normalde eğlenceli bir adamsan okurla buluştuğunda düşünceli-dertli hallere bürünmeni de bir o kadar istemiyoruz.

"Ben okurla buluşmam," diyorsan itirazımız yok. Ama hem burada biraz olayım, buradan biraz sosyal medyaya bakayım, buradayken edebiyat ortamlarına iyi geleyim, buradayken de okurlara kutsallığımı hissettireyim diyorsan, durum tatsızlaşıyor.

Peki bu yazıyı neden şimdi yazıyorum? Nedeni basit, bu aralar Celine okuyorum.

Şimdi bu yazıyı okuyanlara sormak istiyorum: "Yazar duruşu nedir? Yazar nasıl davranmalıdır? Bu davranışların bir kalıbı çıkartılabilir mi? Yazar olmak isteyen herkes o kalıba dökülebilir mi?"

Nedir yani?

Günden Kalanlar.38

* Moskova deneyimi ilginç. Karşılaştırmalı bir şehir turu zor. Şehri okuyacaksan, hani varsa böyle bir isteğin, kendi dilinde-bilgisinde okuman gerekiyor. Üstelik türlü tevatürü ve yanlış tarih okumasını bir kenara bırakıp. Aslında bir şehre dalmanın olmazsa olmazlarında biri bu; bildiğini unutmak ve öylece yürümek. Ama bir yandan da olmayacak şey söylediğim; kişisel tarihinde biriktirdiklerinle, hayallerinle ve beklentilerinle giriyorsun şehrin ana kapısından.

* Moskova deyince herkes soğuktan dem vurdu. Soğuk dediğin ne ki, doğanın bir parçası. Asıl dert, insanın kargaşası; yani trafik. Gerçekten trafik delirticiydi. Pes!

* "Pes!" deyince aklıma geldi. Sevilmeyi anladığı kadar sevilmemeyi de anlamalı insan. Güzeldir sevilmemek. Bir denge getirir insana.

* "Sevilmemek," deyince aklıma geldi. Bunu anlar da insan, sevmeyen insanın dilini anlamakta zorlanır. Eski bir dostum, en sevdiği şarkının "Don't let me be missunderstood" olduğunu söyler ve bunu da şöyle gerekçelendirirdi: "Yanlış anlaşılmaktan öyle korkarım ki…" Kötüdür, fenadır yanlış anlaşılmak. Daha da fenası anlattığının bir duvara çarpması ve o duvarda sağının solunun kırılmasıdır. Kimi zaman nefret duvarıdır bu, kimi zaman öfke, kimi zaman kıskançlık. Hepsi insana dair duygular, bunda bir sorun yok. Ama o duvarda, karşı tarafın hikayesini bozmaya da kimsenin hakkı olmamalı. Yazıktır yahu…

* "İki Şiirin Arasında" çıktıktan sonra, adı çokça anılan öykünün "Öğretmen" olmasının benim için özel bir karşılığı var. Bu öykü bugüne kadar, gerçekliği içine en çok aldığım öykü oldu. Hatta kimi zaman, gerçekliğin ateşini kıstığım bir anlatı. Öylesine yürek yakıcıydı ki Antakya'da dinlediklerim, abartlı gelebilirdi okuyana. Zaten, aksini istememe rağmen, içli-dertli akan bir mürekkebim var. Gerçekliği olduğu gibi aktarsaydım vay halime… Çok daha sert, acımasız.


* Hayalperest Yayınları'nın güzel baskılı, özel tasarımlı kitabı "Modanın Tüm Öyküsü" pek ilgi alanıma girmez diye düşünüyordum. Kuşe kağıda, ciltli, kalın ve elbette pahalı bir kitap. Ama değer. Neden mi? Çünkü kitap, bildiğimiz anlamda moda konusundan çok, bu olgunun arka planına, tarihsel akışına ve kimi yerlerde sosyolojisine odaklanıyor. Japon hanedanınından Gaultier'ye, Ortaçağ'dan Madonna'ya çizgi çeken bir başucu kitabı. Bu aralar fırsat buldukça kartıştırıp duruyorum.


Kategori

Kategori