Sel Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sel Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

George Orwell: Balinanın Karnında

George Orwell, Balinanın Karnında (Inside The Whale) denemesini 11 Mart 1940’ta yazmış. Yani otuz yedi yaşında. Denemesinin merkezine aldığı kitap da Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi. Miller’ın bu kitabı kırk üç yaşında, türlü başarısız girişimden sonra ancak sevgilisi Anais Nin’in desteğiyle yayınlatabildiğini biliyoruz. Balinanın Karnında’yı ilginç kılan noktalardan biri bu iki yazarı, Orwell ve Miller’ı buluşturması. İngiliz yazarın Yengeç Dönencesi’nin anlatılma yöntemi ve dünyasından yola çıkarak yaşadığı çağın edebiyatıyla hesaplaşmasında ilginç olan şu: Miller’ın ilk romanının otobiyografik vurgularından dem vuran Orwell’in ilk romanının da otobiyografik özellikleri bilinen Paris ve Londra’da Beş Parasız olması.

Ama iki romanı birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir bakış açısı farklılığı var. Orwell, metninde tarihsel çerçeveyle ilgileniyor, Avrupa’nın iki büyük savaş arasındaki toplumsal ruhu onu çok ilgilendiriyor. Oysa Miller, iktisadi büyüme yıllarında Amerika’dan Avrupa’ya gerçekleşen sanatçı (ve sanat meraklısı) akınında toplumsal olanla ilgilenmek derdinde değil. Zaten Orwell da, uzun denemesine yaşadığı çağa ‘aldırmayan’ bu romanın, nasıl olup da çarpıcı ve kalıcı bir esere dönüştüğü sorusunu samimiyetle cevaplayarak başlıyor.

Balinanın Karnında, kısa süre önce Sel Yayınları’ndan Zafer Avşar çevirisiyle çıktı. (Merak edenler için not: Paris ve Londra’da Beş Parasız’da Can Yayınları’ndan Berrak Göçer çevirisiyle çıktı.) Orwell kitapları uzun süredir farklı yayınevleri tarafından yayımlanıyordu. Son zamanlarda Sel ve Can Yayınları, yazarın külliyatını derleyip toplamaya başladı.

Balinanın Karnındaon denemeden oluşan bir kitap. 1931-1947 yılları arasında yazılmış (ya da radyo konuşması olarak gerçekleştirilip sonra metne dökülmüş) denemelerin bir bütünü. İspanya İç Savaşı’nda Franco faşizimine karşı savaşan gönüllülerin arasında yer alan Orwell’in, bu süreçteki bilgi birikimini paylaştığı denemelerden, anti-emperyalist bakışını yansıtan denemelere uzanan özel bir kitap. Konuların farklı olması, okurun kafasını karıştırmamalı. Çünkü Orwell, denemelerinde gevelemeden konuşuyor. Lafı evirip çevirmiyor. Söyleyeceğini net söylüyor. Bu güçlü tavır, deneme türünün sadık okurlarını hızla saracaktır. Politik süreklilik ve kararlılık, günümüzde hasret kaldığımız bir özellik. Çevremiz ‘kandırıldığını-yanıldığını-aldatıldığını’söyleyen yazarlarla/gazetecilerle doluyken, 40’lı yıllardan gelen bu metinler bir ‘su terazisi’ görevi üstleniyor adeta.

Kitaba adını veren uzun denemeye, Balinanın Karnında’ya dönelim. Bu denemeyi, yazarın çağının edebiyat anlayışının dökümünü yapan bir metin olarak tanımlamak, kanımca eksik olacaktır. Çünkü metin, günümüzde de geçerliliği olan soruların ve cevapların peşine düşüyor. Henry Miller’dan James Joyce’a, oradan Celine’e çektiği çizgi, bu çizgiyi kesen Walt Whitman ve ‘kabullenen’ edebiyat çizgisi, ortalama edebiyat okurunun bile nabzını hızlandıracak kadar zihin açıcı. O dönemin moda kavramlarından biriyle, her şeye hazır ve nazır olma tavrıyla ve edilgenlikle hesaplaşması, günümüzde de yüzleşmemiz gereken bir durum değil mi? Bir yazarın ‘moda’ olmasını mercek altına aldığı bölümdeki cümleleri bugünün de cümleleri değil mi? Şöyle diyor Orwell: “Sabun köpüğü neden hep patlar? Bu soruya cevap vermek için bazı yazarları bazı özel zamanlarda popüler yapan dış koşulları anlamamız gerekiyor.”

Kötümserlik ile gerici dünya görüşünün ilişkisinden, Marksizm ile edebiyatın yakınlaşmasına kadar bütün alanlara rahatlıkla giren bir denemeci var karşımızda. Bütün görüşlerine katılmayabilirsiniz ama bunları söyleyişindeki netlik ve üslup etkisi altına alacaktır sizi. Kişisel olarak kitaba adını veren denemenin dışında iki denemeyi daha özellikle sevdiğimi söylemeliyim: Sanat ve Propagandanın Sınırları ile Tolstoy, Kral Lear ve Soytarı.

George Orwell genel olarak 1984 ve Hayvan Çiftliğiyazarı olarak tanınıyor. Ancak yirminci yüzyılın bu önemli yazarını daha iyi anlayabilmek için, kapsamlı bir okuma yapmak gerekiyor. Balinanın Karnında böylesi bir okuma yolculuğunun önemli duraklarından biri.


Alain de Botton'un gözüyle "Haberler"


Haberler “Bir Kullanma Kılavuzu” – Alain de Botton


“Haberlerin uğultusu ve telaşı benliğimizin en derinlerine sızmış vaziyette, artık bir dakikalık bir sükûnet ne büyük başarı sayılıyor,” diyor Alain de Botton. Peki hiç bu “haberlerin” üretim cephesinin, yani haberciliğin bugününü ve yeni dinamiklerini düşünüyor muyuz? Evet, “haber kuruluşları, demokrasilerin barındırdığı rastlantısal bir özellik olmaktan öte, onların bizatihi kefilleridir” ama acaba “şimdiki durum” ne? Sarsıcı örnekler ve bakış açısı olgunlaştıran bir yaklaşımla haberciliği ele alıyor Alain de Botton. (Zeynep Baransel çevirisiyle, Sel Yayınları’ndan)


Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Güney Amerika ülkelerindeki yönetimler bile son günlerin "örnek verilecekler" listesine girdi.

Tuhaf…

Bu coğrafyada pek örneklenecek yönetim biçimleri arasında yer almaz Güney Amerika'nın siyasi ruhu oysa.

Tam da Yunansitan'da solun yeniden yükselişi sırasında, bu örneklerin verilmesi, konuya içeriden bakmanın gerekliliğini doğurdu bir anlamda.


Çok sevdiğim Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun "Latin Amerika'nın Kesik Damarları" kitabı, böyle bir okuma yapmak için önemli bir kaynak. Kitabın orijinalinin 1971 tarihli olması, günümüzü ıskaladığı anlamına gelmesin. Çünkü Galeano, çoğu çalışmasında olduğu gibi konuya yukarıdan değil, aşağıdan bakıyor. Uruguay'dan sonra Arjantin'e, daha sonra da İspanya'ya göçmek bırakılan yaşamında biriktirdiği tanıklıklar sayesinde, baskıcı rejimlerin dinamikleri konusunda farklı düşünceleri bünyesinde toplamış bir yazar Galeano.


Ortaçağdan bugüne süzülen işgalci siyasetin, bitmek bilmez bir "hizmetçilik" konumuna mahkum ettiği bölgeyi içeriden gelen bilgiyle okumak, günümüzü anlamak konusunda önemli bir katkı. Galeano hem tarihsel bir çerçeve çiziyor hem de üretim enstrümanlarının 1970lerdeki durumunu masaya yatırıyor.

Tuhaf olan, iki kutuplu bir dönemin eseri olan "Latin Amerika'nın Kesik damarları"nın 'Soygunun Bugünkü Yapısı" başlıklı son bölümündeki rahatsız edici süreklilik. Yazılmasının üstünden kırk dört yıl geçmiş ve haritaların değiştiği yıllara tanıklık etmiş bir kitabın bu kadar taze kalabilen metinleri, yarınla ilgili düşünsel yansıtmalarımız konusunda "tedirgin"bir ruh haline bürünmemize neden oluyor.

Sel Yayınları'nın Eduardo Galeano kitaplarına gösterdiği özen çok değerli. Üstelik daha önce yayımlanan ve bugünün okuruna tekrar sunulan bu kitap Roza Hakmen - Atilla Tokatlı çevirisyle geliyor.

…ve yeri gelmişken, ustanın "Ve Günler Yürümeye Başladı" kitabını okumayan (ya da Açık Radyo'da dinlemeyen) varsa, bir kez daha önereyim.



Tsipras’ı Ritsos okurken hayal etmek

Burada gözümüzün yağını azaltmaz hiç gökyüzü.
Bu ülkede, sırtımızda taşıdığımız kayanın
yarı ağırlığını yüklenir güneş.

Böyle diyor Yannis Ritsos, Cevat Çapan çevirisiyle, ‘Yunanlıların Öyküsü’ şiirinin üçüncü bölümünde. 


Sanatoryumda geçen yıllarının ardından komünist gruplara katıldığında yirmi iki yaşında bir genç Ritsos. ‘Epitaphios’ adlı uzun şiiri, faşist cunta tarafından Atina’daki Zeus Tapınağında törenle yakılan, 1948-1952 arasını Ege Adalarında sürgünde geçiren bir şair Ritsos. Yunan toprağının kokusunu, şiirine benzersiz bir anlatımla katmayı başarmış, yalınlığın ozanı Yannis Ritsos.


Tüm dünya Yunanistan’ı, SYRİZA’nın başarısını ve Aleksis Tsipras’ı konuşurken, de Yayınları’nın 1983 tarihli derlemesi “Umarsız Penelope”yi çekiverdim kütüphanenin rafından. 1990 yılında bu dünyadan ayrılan Ritsos’un, “Bekliyoruz” şiirinde biraz daha uzun durdum.

Yavaş yavaş gece iniyor mahalleye. Uyuyamıyoruz.
Şafağı bekliyoruz. Bekliyoruz ki güneş
bir çekiç gibi çarpsın saç damlara,
çarpsın alınlarımıza, yüreklerimize,
bir ses olsun, o ses duyulsun –başka bir ses,
çünkü sessizlik silâh sesleriyle dolu, başka yerlerden gelen.

Bu şiirin ozanı Ritsos, son seçimin sonuçlarını nasıl karşılardı diye düşündüm.

Sonra, Mehmet Güreli’nin bir cümlesine takıldı zihnim: “Şiir vakitsizdir.”


Bu cümle, “Ritsos, Yunanistan’da solun seçim zaferini görseydi, bunu şiirine nasıl katardı?” sorusunu alıp götürdü. Yanlış düşünüyordum. Çünkü sorumu, bildiğimiz zaman kavramının içine hapsetmiştim. Oysa Ritsos, “binlerce güvercin havalanıyor ellerinden her şafak” derken, zamanın sınırlayıcılığından çok daha derin bir yere işlemişti sözlerini, dizelerini.

Nazım gibi. Bütün şairler gibi.

Siyasetin kirli dilini bir kenara bırakıp, şiirin diliyle bakmak mümkün mü dünyaya? Olabildiğince romantik ve olanaksız geliyor kulağa. Söylemesi kolay bir cümle, ama kimin ağzından çıkarsa hayat bilgisi dersinden sınıfta kalır.

Mehmet Güreli’nin Sel Yayınları etiketiyle raflara çıkacak deneme kitabı “Bedrufi’nin Nefesi” tam tersini söylüyor okurlarına.

Edebiyatın, resmin, müziğin içinden bakmak mümkün bu dünyaya.

Güreli, bu kitabında gazete yazılarını bir araya getirmiş. Ancak bu derlemeyi yaparken, düşünsel bir bütünlüğe özen göstermiş. Sanat ve düşünce dünyasının öyle çok durağından geçiriyor ki okurunu, “Bedrufi’nin Nefesi” için başlı başına bir “İyi Okur Olmaya Giriş Kılavuzu” diyebiliriz.

“Zaman ve Kuşku” başlıklı denemesine şöyle başlıyor Güreli: Hayatı belki de ekmek ve oyunlar belirliyor. Ve çağlar boyu giderek büyüyen tüm temenniler gibi kaderin kırılgan halkaları da gözle görülemeyecek kadar hassas unsurları sessizce birleştiriyor, kendi alanını yaratıyor ve iyi şiir gibi yüksek sesle okunan bir şarkıya dönüşüyor zamanla... Biz hareketsiz kalsak da bazen ekmeğin ikiye bölünüşünü, kırıntıların maddeden manaya dönüşmesini hissediyoruz. Ve çok uzakta kesilmekte olan bir ağacın gölgesinin fotoğrafına bakarken bir bebeğin ağlamasını duyuyoruz. Belki de hep aynı kelimeyi yanlış̧ yazan adamın mektuplarını tekrar okurken, giderek gözden düşmüş̧ olduğunu keşfederiz yalanlar ve utanç içinde... Aziz Augustinus şöyle yazmış̧ bir yerlere: “Zaman nedir? Sormazsanız, biliyorum; sorarsanız, bilmiyorum.”
Bir yandan da omzunu şiire yasladığı denemelerinde, Augustinus’un felsefi ikilemine “Şiir vakitsizdir,” diyerek göz kırpıyor usta.
Mehmet Güreli’nin denemelerinden öğreneceğimiz çok şey var.
Siyaset zamanı avcunun içinde tutmaya çalışıyor. Ekonomik parametrelerle sorguluyor tüm dünya Yunanistan’da solun zaferini. Başarı-başarısızlık tahterevallisinde sonu gelmez bir oyuna oturtmaya hazırlanıyorlar Aleksis Tsipras’ı. Bütün bu reel cümlelerin içinde, Mehmet Güreli’nin bilgeliğinde, Yannis Ritsos’un dizelerinde bir gelecek yansıtması yapmaya çalışmak, boşa kürek çekmek oluyor, biliyorum. Dünyanın bu romantizmle kaybedecek zamanı yok. Zaman, hep avucun içinde olmalı. Kimi zaman o avuçlar kanlı olsa da.
Ama geriye yakılmış şiirlerin dizeleri kalıyor. O şiirleri yakan faşist cuntaların gölgeleri değil.
Tsipras’ı Ritsos okurken hayal etmekle başlıyor arınma.
Mehmet Güreli’nin bir denemesinde okuma yolculuğuna çıkmakla başlıyor.
Demmis Roussos “Goodbye my love, goodbye” diyor derinlerde bir yerde.

Ve dünya, bir an, sadece bir an, şiirin zamanında dönüyor.

Yumuşak Makine Davası Anayasa Mahkemesine Taşınıyor



Sel Yayıncılık büyük bir mücadele veriyor. Yıllardır.

Biz okurlar bu mücadelenin takipçisi olmalıyız. İşte bu nedenle Sel Yayıncılık'tan gelen mektubu, Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum.


2011 yılında yayımladığımız Beat Kuşağı’nın önde gelen isimlerinden William S. Burroughs’unYumuşak Makine (Soft Machine) isimli kitabına “konu ve anlatım bütünlüğü yoksunluğu”, “Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” özellikleriyle uyuşmadığı gibi aklın sınırlarını zorlayan gerekçelerle; halkın ar ve hayâ duygularını incittiğimiz de göz önünde bulundurularak bir “müstehcenlik” davası açılmıştı.


Yargılama sürecinde, savunmamızı ceza verilmek istenen yasanın (TCK 226/2) bir diğer maddesinde (TCK 226/7) “bilimsel eserlerle, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz” şeklinde belirtilen ifadeye göre yapmış; konunun uzmanı akademisyenler ve ceza hukukçularından oluşan bir heyetin “edebi eser” olduğu yönündeki bilirkişi raporunu sunmuştuk.

Ancak, davanın 05.07.2012 tarihli ve bilirkişi raporu doğrultusunda edebi eser olduğu bir kez daha kabul edilen ve dolayısıyla beraat beklediğimiz karar duruşmasında Yerel Mahkeme; aynı gün yürürlüğe giren “31.12.2012 tarihine kadar, basın yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen ve adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlar hakkında 05.07.2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 6352 Sayılı Yasa'nın geçici 1. Maddesinin 1. Fıkrasını” uygulayarak “Kovuşturmanın Ertelenmesine” karar verdi.

Üç yıllık bir denetimi de beraberinde getiren bu “erteleme” kararının, sansür ve otosansür mekanizmalarının devreye sokulmasını amaçladığı, yayın faaliyetinin buna göre şekillendirilmesine hizmet ettiği, baskı altında tutarak her alanda olduğu gibi yayıncılıkta da uslandırma çabasını içerdiği ve toplum mühendisliği projesinin bir başka ayağı olduğu açıktır.

Davanın açılış nedenlerinin boşa çıkartıldığı bir yargı sürecinin ardından beraat yerine, ortada işlenmiş bir suç varmışçasına verilen bu erteleme kararına karşı temyiz başvurusunda bulunduk. Bu talebimiz de Yargıtay ve sonrasında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.

Ancak talebimizde ısrarcıyız; bu kez de dosyayı ifade özgürlüğü, çalışma hürriyeti ve adil yargılanma haklarımızın ihlal edildiğinin tespiti ve bundan dolayı taleplerimizin karşılanmasına karar verilmesi talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşıyoruz.

Herhangi bir kitabın edebi niteliği olup olmadığına yalnızca okurun karar verebileceği görüşümüzün altını bir kez daha çiziyoruz. Buna rağmen dünya edebiyatının parçası sayılan bir kitabın Türkçe çevirisini mahkemelerde “edebi mi değil mi” tartışmasına sıkıştırmak, yayıncısı ve çevirmenini “müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi” olarak üç yıla kadar hapis cezası ile yargılamak zaten yeterince akıl dışıydı. Ancak edebi niteliğinin sorgulandığı ve istenilen bilirkişi raporuyla da kanıtlandığı anda da aynı gün yürürlüğe giren bir geçici yasa maddesiyle “kovuşturmanın ertelenmesi”ni kabul etmiyoruz.

Yayın programımız, çizgimiz, yayınlamak istediğimiz yazarlar ve kitaplar konusunda bizi şekillendirebilecek, eleştirebilecek, yönlendirebilecek tek mekanizma okurlarımızdır.

Saygılarımızla, 

SEL YAYINCILIK 

Bir kitabın ilk sayfalarını okuyup gerisini koparmak…

Jules Renard'ın günlükleri, sadece edebiyat dünyasının değil, felsefe dünyasının da merceği altına aldığı günlükler.

Sel Yayınları, bu günlüklerden yazma işi, yazma eylemi ve yazarlık üstüne seçmelerden oluşan bir derlemeyi Orçun Türkay çevirisiyle 'Geceyarısı Kitapları' dizisinden yayımladı. Yazmakla ilgilenen herkes için başucu cümleleri var kitapta. Kimine katılırsınız, kimine katılmazsınız, size bağlı. Ama sonuçta her bir cümle, dakikalarca düşünmenize neden olacak.

Bu kitaptan çok sayıda alıntı yapabilir, hatta ben de seçemlerden oluşan kitaptan bir seçme liste çıkarabilirdim. Ama ilk okuyuşta insanı çarpan kimi cümlelerden farklı bri cümle ile yola devam edelim.

1908 yılında (yani kırk dört yaşındayken ve ölümünden iki yıl önce) günlüğüne şöyle bir not düşüyor Renard:

"Kitaplar. İlk elli sayfayı okuyup gerisini koparmak yeter."

Uzun uzun düşündüm bu konuyu. Hiç ilk elli sayfasından, hatta ilk yirmi sayfasından sonrasını okumak istemediğim ama o ilk sayfalara da hayranlık duyduğum kitaplar oldu mu?

Elbette oldu. Bunun aksini söyleyecek az okur vardır diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim elbette.

Yanılıp yanılmadığımı anlamanın bir yolu var, sormak:

İlk elli sayfasını okuyup gerisini koparmak istediğiniz kitaplar oldu mu?

Jules Renard
(1864 - 1910)

Bugünün işini, ertesi güne...

Bu sayıda bir kitap tanıtımı yazmamak için çok direndim. Son dönemde yayınlanmış olan kitaplardan değil, tümüyle kendimden kaynaklana bir sorundu bunun nedeni. Biraz yaz rehaveti, biraz farklı alanlarda koşturma diyelim. Ya da doğrudan adını koyalım: Tembellik.

Editörüm defalarca e-posta yolladı. Kibarlıkla yazımı ne zaman yollayabileceğimi, hangi kitabın tanıtımını yapmak istediğimi sordu. Bu e-postaları cevaplamak bile sorun oldu benim için. “Bana öyle bir ileti gelmedi,” dedim, “İstenmeyen postalar kutusuna düşmüştür,” dedim. Hatta bir ara bütün sistemin çöktüğü yalanına sığınmayı bile düşündüm. Daha önce çokça kullanılmış olmasa, bu yalana bile başvururdum. “Çaresizlik” öncelikle gözü kör eden bir düşmandır.

Sonunda, sanki bir kitap eki yazarının böyle bir hakkı varmış gibi “Yıllık iznimi kullanmak istiyorum,” diye bir e-posta yolladım. Bahane dinlemek konusunda feleğin çemberinden geçmiş olan editörüm, bu saçma isteğin üzerinde durmadan “Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna,” deyiverdi. Elbette böyle kaba bir üslupla dille değil, lisan-ı münasiple. Cevabı kısa ve netti: “Eylül’de görüşürüz.”

Ertelemeyi başarmıştım.

Ancak yalan denilen musibet insanın vicdanını öyle kolaylıkla terk etmiyor. Bir yerden çıkıp ayağınıza dolanıyor. Ertelemeyi başardığım günün akşamında karşıma çıkan bir kitap, beni omuzlarımdan tutup deli gibi sarstı. Kendime gelmeliydim.


Sel Yayınları’nın Yaşam Kitapları dizisinden John Perry imzalı bir kitaptı bu: Erteleme Sanatı – Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi.

Bu isimde bir kitabın tam da o gün raflara çıkması ya yayınevinin bir oyunuydu ya da editörümün intikamı. Elvan Kıvılcım’ın kitabın neşeli üslubunu pek güzel yansıtan çevirisiyle bir solukta yuttum kitabı. Mark Twain’in “Bugünün işini yarına bırakma, mümkünse ertesi güne bırak,” veciz sözüyle başlayan bir kitabı okumanın zevki de başka oluyor canım!

Stanford Üniversitesi öğretim üyesi olan Amerikalı felsefeci John Perry, daha kitabının adıyla içerik hakkında çok net bir bilgi veriyor okuruna. Birinci bölümde paylaştığı 1995 tarihli makalesi ‘Sistematik Erteleme’ ile çerçeveyi iyice netleştiriyor. Yapması gereken sayısız işi yapmamak, ertelemek için kaleme aldığı bu makale, işin özünü anlatıyor bize: “Tüm erteleyiciler, yapmaları gereken işleri savsaklarlar. Sistematik erteleme bu olumsuz kişisel özelliği kendi lehinize çevirme sanatıdır. Buradaki anafikir, ertelemenin kesinlikle hiçbir şey yapmamak anlamına gelmediğidir. Erteleyen insanların hiçbir şey yapmaması nadiren görülen bir şeydir; bahçecilik veya kurşunkalem açmak ya da ilk fırsat bulduklarında dosyalarını nasıl yeniden düzenleyeceklerini gösteren şemalar hazırlamak gibi daha az yararlı işler yaparlar. Erteleyen insan bunları neden yapar? Daha önemli şeyleri yapmaktan kaçınmanın bir yolu olduğu için yapar.”

Daha ilk bölümden beni kendimle yüzleştiren kitap, ‘Erteleme ve Mükemmeliyetçilik’ bölümünün hemen ardından gelen ‘Yapılacaklar Listesi’ bölümüyle mideme sert bir yumruk indirdi. Tam da beni anlatıyordu bu bölüm. Benimle birlikte, işlerini ertelemenin bir yolu olarak hafta başında defterine yazdığı ‘Yapılacak İşler Listesi’ne sığınan nice okuru. Bu listeler tam baş belasıdır zaten.  Hani devlet yönetiminde tamamlanması istenmeyen işler komisyonlara devredilir ya, işte bu listelerde kişilerin komisyonları gibidir. Listele ve ertele.

Bilgisayarların ‘rolünü anlattığı bölümde de, benim gibi bir G-mail kullanıcısı olan yazar, bu sistemin hangi özelliklerinin erteleme sanatına katkı sağlayabileceğini anlatıyor. Eğer kitabı önceden okumuş olsaydım, editörümü aylardır standart yalanlarla oyalamazdım. Neyse ki, artık yeni bahanelerim var.

Günümüz insanının, üretim çarkıyla ve bunun getirdiği depresyonlarla yüzleşmesi için bulunmaz bir mizah kaynağı “Erteleme Sanatı”. Ve her gerçek mizah eserinde olduğu gibi düşündürüyor, sorgulatıyor, hatta can acıtıyor. Bize de böylesi lazım.

Şimdi bu yazıyı editörüme yollayacağım. “Yıllık izin” bahanesini unutturabilirsem, sizler de okuyacaksınız.


Erteleme Sanatını özümsemiş hükümetlerden uzak durmanız dileğiyle, sevgilerimle.

Konuşma çizgisi mi, tırnak mı?

Enis Batur "Kitap Evi" adlı romanıyla yine şaşırtıcı ve kendine has bir anlatıya imza atıyor. Çalışkan yazar Enis Batur, merkezine kitabı-yazmayı-okumayı yerleştirdiği bir sarmalın içinde döndürüyor okurunu.


Kitaptan ayrıca söz etmek gerek. Ama merak edip okumak isteyenler için Sel Yayınları etiketiyle raflara çıktığını hatırlatayım.

Batur, kitabının diyaloglarında, bir bölümde konuşma çizgisini kullanıyor. Ama genel olarak konuşmalar tırnak içinde. Bunu görünce aklıma geçenlerde kitap okurluğuna ve imla hassasiyetine güvendiğim birinin, bir metinle ilgili olarak "Konuşma çizgisi çok eski bir uygulama, bunu artık kullanmayalım," dediği geldi. Üstelik bunu, bir bilgi ve uyulması gereken bir hassasiyet gibi vurguladı. Bu vurgu olmasaydı konunun üstünde durmazdım. Ayrıca Enis Batur'un romanı da duruma ilgimi artırdı.

Gerçekten de konuşma çizgisi artık kullanılmaması gereken bir "eski"lik mi? Eğer böyle bir durum varsa, bu bilginin kaynağı neresi ve kesinliğini bize ne anlatıyor? Yazınsal alandaki doğru-yanlış çizgisini kimler çiziyor? Farklı kullanımlar zenginlik mi yoksa karmaşa mı?

Aklımdaki sorular bunlar. Açıkçası internet araştırmalarımda bu konuyla ilgili bir bilgiye Türkçe ya da İngilizce bir kaynakta rastlamadım. Bir editörle konuştum, ikisinin de kullanılabileceğini söyledi. Bir yazar arkadaşım, konuşma çizgisini kullanmadığını ama tasvirsiz-uzun diyaloglarda gerilimi artıran bir unsur olarak sevdiğini söyledi. Ben diyalogları tırnak içinde aktaran bir yazarım ama aksi bir kullanım -hatta bu ikisinin dışında herhangi bir kullanım- beni rahatsız etmeyeceği gibi, zenginleştiriyor. Farklı görüşler vardır elbette.

Anlayacağınız benim merakım şu: Konuşma çizgisi kullanılmayacak mı? Kullanılmayacaksa kim, hangi nedenle yasakladı? Neyin, nasıl yazılacağına kimler karar veriyor?

Bilen varsa, dinlemeye ve öğrenmeye hazırım.

Kategori

Kategori