Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İlkokul öğretmenimi 'ihbar' ediyorum, bana Aziz Nesin okuttu!

İlkokulu Ankara'da Teğmen Kalmaz İlkokulu'nda okudum.

Önlüklerimiz maviydi. Sınıflarımız kalabalıktı. Her sırada üç kişi otururduk. Dörtlememiz gereken zamanlar bile olmuştu.

Sınıf öğretmenimizin adı Sabahat Yılmaz idi.

Ufak tefek, yumuşak sesli bir öğretmendi.

Kimi zaman sabrı taşar cetveli aline alırdı ama çoğunlukla sakin, anlayışlı bir öğretmendi. Ders aralarında oyunlar oynatırdı bize. Sevgisi öfkesinden fazlaydı hep.

Üçüncü sınıftayken bir kitap okutmuştu. Her gün, son derste. Çoğunlukla beni tahtaya diker, bana okuturdu. Ayrıcalık yapmamak için "Okumak isteyen var mı?" diye sorardı önce. Kimi gün başka bir arkadaşım okurdu ama çoğunlukla 'iş' bana kalırdı.

Her gün bir bölüm. İlk günden sonra, kendime güvenim artmıştı, biraz 'rol keserek' okumaya başlamıştım.

Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülerdik. Ben okurken gülmemek için kendimi zor tutardım. Eğer zaman kaldıysa okuduğumuz bölümle ilgili yorumlarımızı dinlerdi. Öyle felsefi yorumlar değildi elbette. "Ben en çok şuna güldüm, şu lafı bir daha okuyalım mı" tadında sohbetler demek daha doğru.

Sabahat Öğretmen'in bize okuttuğu kitap Aziz Nesin imzalı bir kitaptı: Şimdiki Çocuklar Harika.


Aziz Nesin'i saygı ve özlemle andığımız bu gün, bana ilkokul üçüncü sınıfta Şimdiki Çocuklar Harika'yı okutan öğretmenimi de sevgiyle anmak istedim.

Fil Uçuşu'nda "Kitap Yasaklamak: Öğretmenler, Muhbir Vatandaşlara Karşı" başlığıyla yazdığım yazının hemen sonrasında bu anıyı hatırlamam tuhaf. Bugünün 'muhbir vatandaşı' çerçevesinden bakarsak, benim de Sabahat Öğretmenimi 'ihbar' etmem gerekiyor.

Yazın bir kenara: Sabahat Öğretmen, bana Aziz Nesin okuttu.

Bana güvendi. Benimle konuştu. Beni dinledi. Beni anladı.

Sözümü tekrar edeyim. Yarına o 'muhbir vatandaşlar' kalmayacak. Yarına Sabahat Hoca kalacak. Aziz Nesin'in her bir satırı kalacak.

Aziz Nesin'e ve Sabahat Yılmaz'a sonsuz saygı ve teşekkürlerimle...


İpekli Mendil Kütüphanesi'ne ödül

İpekli Mendil adını verdiğim kitabı nasıl oluşturduğumuzu, neden böyle bir kitap yapma isteğine kapıldığımı anlatmıştım daha önce. Merak edenler, kitabın önsözünü okuyarak da öğrenebilir. (Aman yanlış anlamayın, kitabı almak zorunda değilsiniz, bir kitapçıda ayaküstü okunabilecek kısalıkta bir önsöz.)

İpekli Mendil, baskı aşamasına geldiği günlerde, böyle bir projenin ne şekilde kitap sayfalarından çıkıp yaşamaya başlayacağını düşünüyordum. Evet, öğrencilerimle kafa kafaya verip bir çeşit öykü sözlüğü yazmıştık. Edebiyatımızın öykü yollarına ışık düşürmeye çalışmıştık ama sonuçta kitap "sabit" duracaktı. Yıllar içinde baskılar yapması ya da çok sayıda okura ulaşması, onu bu durgun halden çıkaramayacaktı. Öykünün yoluna düşürülen ışıkla, okurunun yoluna düşürülen ışığın çakışması gerekiyordu.

Üstelik okur olmak da meselelerimden biriydi. Edebiyatın bilirkişilerinin dayatmacı diliyle belirlediği bir okurdan, daha özgür bir okura ulaşmanın en doğru yolu, özellikle gençlere kendi kararlarını verme yolunda bir yapı sunabilmekti sanırım. Neyse... Uzatmayayım. Çok sayıda düşünce uçuşuyordu kafamda.

Bu düşünceler, yıllar içinde gördüğüm kütüphanecilik uygulamalarının yanlışlarıyla birleşince, karar verdim. Uygulamaya yine öğrencilerimle geçtik. Bir kütüphane kuracaktık.

Bunun için en doğru adres-kişi, bizi Antakya Narlıca'dan çağırdı. Daha önce "ince uzun bir edebiyat öğretmeni" diye adlandırdığım o acayip insan: Mehmet Tutar. 

Mehmet Tutar'a hiç düşünmeden acayip diyorum. Kusura bakmaz, biliyorum. Çünkü ben öğrencileriyle böyle içtenlikli ilişki kuran, edebiyatın içinde böyle yanıp kavrulmayı göze alan az öğretmen gördüm. (Belki de hiç görmedim)

Bu yazı sadece bir kutlama yazısı olacağı için, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin kuruluş öyküsünü uzun uzun anlatmayacağım. Ama özellikle İpekli Mendil kitabının yazarları olan öğrencilerimin düşünce ve emek yoğun çalışmalarını asla unutamam. Onlar da herhalde kütüphanenin açılış günü çektiğimiz halayı unutmazlar. Harika bir gündü. O gün bizi halaya kaldıran bütün öğrencilere ve müdür başta olmak üzere okulun bütün öğretmenlerine teşekkür ederim.

İpekli Mendil Kütüphanesi, "2016 Kütüphane ve Okuma Kültürüne Katkı Ödülü" sahibi artık. Bu ödülü resmi bir kurumla paylaşan, sivil bir kütüphane. Bizlerin kurduğu, Mehmet Tutar'ın öncülük ettiği ama tümüyle Narlıca Anadolu Lisesi öğrencilerinin sahibi olduğu bir kütüphane.

Ödül töreninde Mehmet Tutar sahnede olacak. Ödülü elbette o alacak. Bizlere sadece alkışlamak düşer. Ben bir kez de Fil Uçuşu'nun satırlarında tebrik ediyorum uzun ince bir edebiyat öğretmenini. Alkışlar sana öğretmenim.

Kütüphanemiz artık ödüllü. Peki bizim işimiz bitti mi?

Asla.

Daha yapacaklarımız var. Kafamda birdirbir oynayan düşünceler var. Ama şimdilik şöyle bir durup keyfini çıkaralım.

Şimdi kutlama zamanı...


İşte ödül töreni davetiyesi...

Cruyff ölmez ki...

Bugün geç saatte öğrendim; Cruyff ölmüş.

Hani şu "Sarı Fare" vardır ya, işte o.

Hani Barcelona'ya sevgime, her daim Portakallar yensin isteğime neden olan, adıyla anılan dönüşlü çalıma bakmaya doyamadığım, antrenman sevmezliğinden sigara tiryakiliğine türlü efsanesini defterime not ettiğim adam. Bildiğiniz Johan Cruyff.

Futbolu seviyorum dediğimde burun kıvıranlara, dersini veren ağabeylerimden biriydi o. En kibirli futbol düşmanının bile kayıtsız kalamayacağı hikayelerin kahramanlarından biriydi.

Ölmüş dediler.

Cruyff ölmez ki. Bilmiyorlar.




Kemal Tahir/Samim Aşkın'dan Halk Plajı

Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi, kırmızı bikinili, ellerini ensesinde birleştirmiş esmer kadından gözlerimizi alamıyoruz. Çağlayan Yayınları’nın birçok kitabında olduğu gibi, bu kitapta da ‘cinsellik’ ön planda.

Çağlayan Yayınları, 1953 yılında Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in ortaklaşa kurdukları bir yayınevi. 1954’ün başında, Mickey Spillane’in “I, The Jury” isimli kitabını Kanun Benim adıyla yayınlıyorlar. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan Kemal Tahir. Bu kitap Çağlayan Yayınları’nın önce orijinallerini yayınlayacakları, sonra da Kemal Tahir’e ‘adaptasyonlarını’ yazdıracakları Mike Hammer (Mayk Hammer) serisinin ilk kitabı. 100.000’in üstünde bir satış rakamına ulaşan kitap, yayınevinin diğer kitaplarını da uçuruyor deyim yerindeyse. Samim Aşkın adlı bir yazarın romanı olan Halk Plajı da, bu rüzgardan nasipleniyor ve 35.000 adet satıyor.



Samimiyetle söyleyeyim, kitabın yazarı Samim Aşkın’ın adını daha önce duymamıştım. Olayın gerçeğini bilmeden, sadece eğlenmek amacıyla başladım okumaya. Sayfaları hızlı hızlı çevirir, 50’lerin macerayla, cinsellikle, aşklarla tıka basa doldurulmuş romanını çekirdek niyetine bitiririm diye düşünüyordum.

Ama ilk bölüm bittiğinde, o alaycı tavrımı rafa kaldırmam gerektiğini anladım. Roman daha ilk sayfalarında, hatta ilk paragrafında ‘haddini bil’ demişti bana. İtiraf ediyorum, Samim Aşkın’ın kim olduğunu o ilk paragraf bittiğinde merak ettim. Böylesine ‘piyasa işi bir cep kitabında’ o üslubu tutturabilen ismin gerçek kimliğine ulaşınca da şaşırmadım doğrusu. Samim Aşkın, Kemal Tahir’in onlarca müstear adından biriydi.

Halk Plajı ince, rahat okunan bir roman. Açıkçası çok iyi olduğunu söylemek zor. Ama yine de bize o dönemin ‘okurluk ruhu’ hakkında önemli şeyler fısıldıyor. Tamamen ticari kaygılarla yayıncılık yapan, cep boyu kitaplarını 1 lira gibi ucuz bir fiyattan okura ulaştıran, ‘cinsellik ve vurdu-kırdı’ takıntısı olan, satış odaklı kitaplara reklamlarla yüklenen bir yayınevinin bu kitabında bile edebi bir lezzet yakalamayı başarmış Kemal Tahir. Okur kapağındaki cinsel vurguya kanıp alsa bile, içeriğine kayıtsız kalmamış ki, gerçekçi karakterleriyle ve su gibi akıp giden diyaloglarıyla hızlıca okunan, günün moda deyimiyle ‘sayfa çevirten’ bu roman, 35.000 gibi bir satış rakamına ulaşmış. Davut Bey, Süleyman Efe, Laz Dursun, Şükran Abla ve diğerlerinin ilişkileriyle bir halk plajını mekan seçen ve inceden inceye sınıf tartışmasına da kapı aralayan kısa anlatısında, sokağın dilini, gündelik argoyu, bireysel hırsları, sınıf mücadelesini incelikle işlemeye özen göstermiş Kemal Tahir.

Halk Plajı, İthaki Yayınları etiketiyle ve orijinal kapağıyla tekrar yayımlandı. Yayınevi tanıtım metninde şöyle diyor: Bugün Halk Plajı’nı yeniden okurlarla buluşturmak, hem Kemal Tahir’in romancılığını, hem de dönemin yayıncılık dünyasını hatırlamak üzere zevkli bir girişim niteliğinde. Orijinal kapağıyla birlikte sunduğumuz kitabın, bir zamanlar ilk yayımcının garanti ettiği zevkli saatleri bugün de yaşatabilmesi beklentisiyle…”

Bir zamanlar 35.000 satmış kitabın, bugün aynı rakamlara ulaşmasını beklemek hayalperestlik olur. Ama yayınevinin de vurguladığı gibi yayıncılık dünyamızın geçmişinde ve bir büyük ustanın edebiyat yolculuğunda yürümek için bulunmaz bir fırsat bu.


İthaki Yayınları, önümüzdeki aylarda Kemal Tahir’in müstear isimle yazdığı diğer romanları da yeniden okurlarla buluşturacağını açıkladı. Bu yayınları takip etmekte fayda var. Çünkü unutmayalım ki, iyi bir okur olmak, biraz da edebiyatın zaman yolculuğunun izini sürmektir.


Artık herkes Sakallı Bebek

1977. On bir yaşındayım. Daha o yaşta seslendirmede beş-altı yılı geride bırakmış durumdayım. Okul çıkışı zamanlarım, TRT'nin Kavaklıdere'deki binasının zemin katında geçiyor. Hafta sonları da Radyoevi'nde...

Ortada tek kanal ve sınırlı saatte yayın olunca seslendirilecek film sayısı da ona göre tabii. Eh, o kadar az filmde, yaşıma-sesime uygun bir rolün bana düşme olasılığı daha da az. Hele bir de başrol... Kim kaybetmiş de ben bulayım?

Bir gün "aile tipi bir kovboy filminde" başrolü kapıyorum. Ahlaklı ailesine Vahşi Batı'da bir gelecek kuramaya çalışan baba, fedakar anne ve meraklı çocuklar. Bilirsiniz o filmleri...

Önceden seslendirme yönetmeni kontrolünde prova yapılırdı eskiden.  Tekstimin üstüne es işaretleri koyarak, tonlamazlar için kırmızı kalemle çizerek yapıyorum provamı. Aynı dakikalarda, başkalarının da testin üstünde kırmızı kalem oynattığını bilmeden.

Kayıt sabahı öğreniyoruz filmin "Denetleme Kurulu"ndan geçmediğini. Filmler çeviriden sonra denetlemeye giriyor o yıllarda. Şaban Karataş'ın Genel Müdür olduğu yıllar. Denetleme Kurulu'nun hassasiyetleri belli. Filmi izlemeden, görüntülere bakmadan masalarına gelen tekst üstünde yapıyorlar değerlendirmelerini. Beğenmedikleri kelimeye basıyorlar kırmızı kalemi. Tekst çok kırmızıya boyanırsa da, basıyorlar "Yayınlanamaz" damgasını.

Bizim üçüncü sınıf aile filmi de yemiş damgayı. Sayın Denetçi, başlamış okumaya. Bakmış iki laftan biri "Kızılderili". Kızılderili aşağı, Kızılderili yukarı. Kızılderililer saldırıyor, Kızılderililer öldürülüyor. Anlayacağınız denetçinin kırmızı kalemleri tükenmiş, bu Kızılderililer tükenmemiş.

Yayınlanamaz raporunun gerekçesi: Filmin Kızıldere olaylarını gündeme getirmeye çalışması.

Denetçimiz ya doğru düzgün okuma yazma bilmiyor ya da Kızılderili ile Kızıldereli'yi karıştırıyor. Kelimeyi yanlış biliyor olması da muhtemel. Ya da bizim bilmediğimiz başka bir tarihsel okuma var kafasında. Denetçi bu, her şey olabilir.

Sonunda Kızılderili kelimesi, Mahir Çayan ve arkadaşlarının vurulmasıyla biten Kızıldere baskınını çağrıştırdığı için başrolü kaptığım kovboy filmi yayınlanamıyor. Cahil denetçi, rolümün başını yiyor.

Murat Toklucu'nun İletişim Yayınları'ndan çıkan benzersiz çalışması "Nurcihan'ın Çamaşırları ve Diğer Meseleler" kitabını okurken hatırladım bu olayı. Toklucu, hem o yılların hem de sonrasında Tunca Toskay'ın müdürlüğünde yaşanan "yasaklı kelimeler" döneminin harika bir fotoğrafını çekmiş kitabında. Toklucu'nun arşiv bilgisi ile hayat bilgisini beraber servis eden kitabında o TRT yılarından çok daha fazlası var.

Murat Toklucu, 2014’te yine İletişim Yayınları’nın özenli baskısıyla çıkan “Türk Erkeği ve Diğer Mucizeler”kitabında da biz okurları, gazete kupürleri ve haber takibi yeteneğiyle ‘Zihinler Altında 20.000 Fersah’ bir yolculuğa çıkarmıştı. Bu kitapta da benzer bir yolculuk yaşatıyor.

Asparagas deyişinin kökeninden Profumo skandalının Türkiye’deki yansımalarına, Osman Bölükbaşı tarzı siyasetten bekarlık vergisine, komünist avına çıkan okul müdürlerinden Lüks Nermin’in uluslararası seks hizmetlerine, çıplaklar kampından ayı oynatıcılarına, Berber Nuh’tan Nurcihan’ın çamaşırlarıyla komünizm propagandası yapan Homongolos’a... Hem kültürel tarihimizi hem medya tarihimizi döküyor ortaya Murat Toklucu. Anlattığı olayın önüne geçmeyen, bıyık altından gülmeyi ihmal etmeyen, yorumunu sakince cümle aralarına gizleyen mahir bir anlatımla sayfaların arasında koşturuyor okurunu.

Kitabın nefis bölümlerinden biri de, benim yaş kuşağımda olanların gün be gün takip ettikleri bir olay: Sakallı Bebek. Öğrenciydim o yıllarda. Sakallı Bebek, günlük dilimize hızlıca girmişti. Bizi ilgilendiren Tan gazetesinin uydurma kıyamet habercisi bebek değildi, o akıl almaz animasyondu. O ‘garabet’i çizenin gazetenin ressamı Remzi Taşkıran olduğunu öğreten da, Murat Toklucu’nun kitabı oldu.

Artık ‘kıyamet’ kurgusu yapmak için Taşkıran’ın akıl almaz çizimlerine ihtiyacımız yok. Gazetelerde gördüğümüz fotoğraflarda, okuduğumuz haberlerde her gün bir kez daha yaşıyoruz kıyamet duygusunu. Kesilen kafalar, defalarca bıçaklanan kadınlar, sahile vurmuş mülteci bebekleri, tutuklanan gazeteciler... Hangi duyguyla okuyorsunuz gazetenizi?

Artık ‘kıyamet’ içimizde yaşıyor. Hepimiz birer ‘Sakallı Bebek’ olduk.

Lafı dolandırmadan söyleyeyim. Hemen bir kitapçıya gidip Murat Toklucu'nun "Nurcihan'ın Çamaşırları ve Diğer Meseleler" kitabını alın. Pişman olmayacaksınız. Kendi kıyametinizi yaşarken, dünyanın çıkmış çivisine bakmaya cesaretiniz varsa tabii.
Yirmi beş yaş

Yirmi beş yaş

Yirmi beşinci yaşıma asker ocağında girdim. Gece iki-dört cephanelik nöbeti yazılmasını sevdiğim günler.  O saatlerin sessizliğinde iki saat kesintisiz kitap okumak iyi geliyordu. Kitap okumak yasaktı. Nöbette okumak zaten yasak. Neyse ki, bu yasağı deldiğimi cephaneliğin kapısını delmekle meşgul olan fındık faresinden başka bilen yoktu. Sabah kahvaltısında tepsiyle dağıtılan fındıkları ceplerime doldurur, gece nöbetinde suç ortağımı beslerdim. O fındıkların Çernobil yılı mahsulü olduğunu çok geç öğrendim. Suç ortağım farenin ölümünü hızlandırdım mı bilmiyorum. Benimkinin hızlanıp hızlanmadığını da zaman gösterecek.

Çok kitap okudum askerde. Nöbete giderken ince kitaplar alırdım yanıma. Asker kıyafetinin cebinde belli olmayacak kitaplar. Ranzaya çekilip, battaniyenin altına saklandığımda istediğim kalınlıkta kitaplara gömülebiliyordum. Lastikle şapkama tutturduğum bir el fenerini okuma lambası yapmıştım kendime. Havasız kaldıkça ışığı kapatıp battaniyeyi açar, koğuşun küflü kokusunu temiz hava niyetine içime çekip tekrar girerdim mağarama.  Uykusuzluk belki de o günlerden hediyedir bu bedene.

Kitap okuma zevkimi paylaşabildiğim arkadaşlar da buldum. Hatta kimileriyle değiş tokuş bile yaptık. Arada kaybolan kitabım da oldu. Dert etmedim.

“Sivilde de böyle çok mu okurdun sen,” diyenlere gülümserdim. Bir tartışmanın tarafı olduğumda “Hayat senin o okuduğun kitaplara benzemez oğlum,” diyenlere de gülümserdim. Ne de olsa, askerliğin sert dünyasında kitap okumak, manasız bir hafiflikti.

Bölüğün kütüphanesini de merak ettim. Tozlu bir kütüphane rafında on kadar kitap. “Buna da şükür,” dedim, o kitapların tozunu aldım. Komutanlara yeni ve bol kitaplı bir kütüphane kurmayı teklif edecek kadar cesur olamadım. Ama şimdi bu düşündüğüm şeye gülecek kadar cesurum.

İyi bir asker olabildiğimi sanmıyorum. Ama yazışmalarda ve teksir makinesi tamirinde fena değildim doğrusu. Görevimi yerine getirdim anlayacağınız. Bu durumda, yasak olmasına karşın, askerliğim boyunca çok kitap okumuş olmamı komutanlarım ve vatan affeder dilerim.

Yirmi beş önemli bir yaştır.

Ben o yaşımda askerdeydim ve gece iki-dört nöbetinde suç işliyordum. Tek şahidim bir fındık faresiydi.

Ters Takla'nın Hikayesi


Dün gece 'garajistanbul'da Tolga Akyıldız'ın yedincisini düzenlediği Açık Sahne konseri vardı.

Ülkemizin nadide müzisyenleri 'kim kimden önce çıktı, kim kaç şarkı söyledi' saçmalıklarına girmeden peş peşe çıkıyor sahneye. Çoğunlukla iki şarkı söyleniyor. Farklı müzik türlerinin dinleyicileri, birbirlerinin müzikal dünyasına giriyor. Aynı sahnede yılların usta ismi de oluyor, daha albümü çıkmamış yeni yetme bir grup da.

İşte dün gecenin 'daha albümü bile olmayan yeni yetme grubu' da bizdik; yani Ters Takla.

Kendime not düşeyim, kendi tarihime kalsın diye yazıyorum bunları Fil Uçuşu'na. O yüzden öncelikle Tolga Akyıldız'a teşekkür ederim. "Alın gitarlarınızı gelin abi!" rahatlığındaydı. Ama o ve ekibi, gece boyunca o rahatlığın gevşekliğiyle davranmadı. Arı gibi çalıştılar. Bir elimiz yağda bir elimiz baldaydı anlayacağınız. Çünkü müzik bunu gerektirir...

Ankara yıllarına dayanıyor bu grubun hikayesi. Murat Daltaban, Çağkan Sayın, Levent Gönenç, Murat Matthew Erdem ve Özgür Pekin'le kurduğumuz 'Raining Cats and Dogs' adındaki gruba, Oğuz Kaplangı'nın katıldığı günlere. 'Cover' şarkılar çalan o grup, başarılı iki yılın ardından 'hayat savaşı'na yenik düştü ve dağıldı. Ama grubun bütün üyelerinin dostluğu sürdü elbette. Zaten adlarından sıklıkla söz ettiğim dostlar hepsi. Bilen bilir...
Oğuz ile yıllar sonra komşu olmamız, yeni heyecanlar getirdi. Yirmili yaşlarımızdaki kahkahalar geri geldi, kırklarımızı devirdikten sonra yeniden birlikte çalmaya başladık. Oğuz'un profesyonel hayatı müzik zaten. Aslında benimle, o hayatın profesyonelliğinden sıyrılıp, yeniden amatör zevklerle çaldığı anları yakaladı belki de...

"Günaydın" diye bir şarkı yazmıştım. Aman yanlış anlaşılmasın, kendime besteci (hatta söz yazarı) diyecek değilim. Elime gitarı aldığımda çıkan 'bir şeyler' diyelim. Evet şarkıyı ben yazdım ve müziklendirdim ama haddimi de bilirim.

O şarkı, bu yeni buluşma döneminin fitilini ateşledi. Önce Arnavutköy Festivali'nde cover şarkıların arasında çaldık onu. Sonra giderek, sadece bestelere yoğunlaşan bir grup olmak istediğimize karar verdik. O süreçte grubun adı ve diğer üyeleri de belirlenmiş oldu. Vokalde Ali Seyitoğlu, davulda Doğan 'Dodo' Tanyer, basta Burak Erol.

Doğumunu hatırladığım (kendisi neredeyse yarı yaşımdadır) yeğenim Ali'nin grubun vokalisti olması da kişisel tarihime kalacak bir olay. Dayı-yeğen aynı grupta olmak zor çünkü. İki durumu birbirine karıştırmadan devam etmek gerekiyor yola. Biz başardık sanıyorum.

Hiçbir zaman bir müzik grubu olup bunu profesyonel olarak yaşatmayı hayatımızın merkezine almadık. Ama müzik hayatın merkezindeydi. Zaman buldukça çaldık. Eğlendik. Tartıştık. Didiştik. İndik-çıktık.

Benim için gitarın tellerine dokununca güzelleşti hayat. Daha da ötesini istemedim.

Oğuz Kaplangı, kendi prodüktörlüğünde çıkardığı "İstanbul Calling Vol:3" albümüne, kendi düzenlemesiyle aldı Günaydın şarkımızı. Böylece bir adım daha atmış olduk. Üstelik kısa sürede bu albüm, RainbowRecords45 etiketiyle plak formatında da basıldı. Kolay mı yahu, artık bir plağımız vardı... Gençliğini benim yaşlarımda yaşamış olanlar anlar bu duyguyu. Uzatıp, duygusallaşmayacağım.

Sonunda Tolga'nın teklifiyle dün geceye geldik. Nejat Yavaşoğulları/Akın Eldes, Aylin Aslım, Gripin, Atlas, Ceza gibi bir listenin içinde kendi adımızı gördük: Ters Takla.

İki şarkı söyledik: Günaydın ve yine benim yazdığım Yorgun Hayvanlar.


Başarılı mıydık? Bilemem. Yaptığım hiçbir işte övgüyü, başarı oranını kendim belirlemedim. Ben sadece inandığım şekilde, samimiyetle ve elimden gelenin en yüksek derecesiyle ortaya koyarım işi. Bununla ilgili kararı verecek olan okur/dinleyici ve zamandır. Bu şarkılar da zamana direnebilirse, iyidir.

Eğlendik mi? Kesinlikle. Tolga ve ekibinin yarattığı ortamda nasıl eğlenilmez ki? Ayrıca kuliste bana sarılan bütün müzisyen arkadaşlara da teşekkür. Onlar kendilerini yıllardır bilir ve yıllardır bana sarılır.

Ters Takla yine sahneye çıkar mı? Çıkarsa ben de o sahnede olur muyum, yoksa artık sadece evimde oturup gruba şarkı yazmayı mı tercih ederim bilmiyorum. Dün akşam grup üyelerine "Aman iyi çalın beyler, bu benim jübilem olabilir," dedim. Belli olmaz.

Ters Takla her şekilde yoluna devam edecektir. Ve bence yolculuğu boyunca unutmayacağı tek kelime "samimiyet" olacak.

Ama ben yine dün geceyle noktalayayım: Çıktık, cayır cayır çaldık ve çok eğlendik. Çünkü müzik bunu gerektirir.

...ve müzik en eğlenceli dünyadır.


Sophia Loren: Dün, Bugün, Yarın

Elbette değerlidir herkesin hayat hikayesi.

'Hayatımı yazsam roman olur' klişesinden öte bir değer bu.

Bizi biz yapan hikayelerin toplamından oluşuyor ömür dediğimiz şey.

Kimi zaman, özellikle Fil Uçuşu'nda otobiyografik notlar yazıyorum. Anılar, an'lar, kişiler.. Ama oturup bütün hayat hikayemi yazmayı, otobiyografik bir kitap kaleme almayı hiç düşünmedim. Böylesi kitapların 'samimi' olması zordur çünkü. Kimi olayları tam hatırlayamazsınız, kimilerini değiştirmek zorunda kalırsınız, şunu incitmeyeyim-bunu kırmayayım derken ufaktan yalan söylemeye başlarsınız. Oysa hayat sizi üzmüş ve kırmıştır. Tuhaf işler...

Üstelik hafızam o kadar güçlü değil. Böyle bir kitap yazmak istediğinizde ayrıntıların, yılların, isimlerin, mekanların önemi artıyor. Elime yüzüme bulaştırırım korkusu da var elbette.

Kendim yazamam ama biyografik ve otobiyografik kitaplar okumayı severim. Özellikle de ilgi alanıma giren bir kişinin hayatını izlemek hoşuma gider. Otobiyografiler daha da vurucudur benim için.

Giriş uzun oldu, okuduğum kitaptan yola çıkarak bir hesaplaşma yaptım çünkü. Soru şuydu: "Ben hayatımı yazsam Sophia Loren kadar ayrıntıcı olabilir miyim?" Cevap belli; olamam.


Sophia Loren'in her satırını kendisini yazdığını söylediği "Dün, Bugün, Yarın" isimli otobiyografisini okuyorum. Kitap Kırmızı Kedi etiketiyle raflarda. Baskısı için yayınevini özellikle tebrik etmek gerekiyor. Çeviri kimi yerlerde okuma temposunu düşürse de, Loren'in evcimen dilini korumaya özen göstermiş.

Sinema yıldızlarının otobiyografileri -örneğin bir edebiyatçının otobiyografisinden- daha fazla görüntüye sahiptir. Okuduğunuz her satırda imgeler uçuşur kafanızda. Loren'in kitabında bu durum daha da coşmuş. Sadece kişisel hikayesinin değil, başta Napoli ve Roma olmak üzere, bütün İtalya'nın da portresini çizmiş. Marlon Brando'nun 'kendinden emin' hikayesine kıyasla, abartılı bir 'tevazu' gösteriyor Sophia Loren. O mütevazı hikayenin içinde entelektüel bir figür görülüyor. Yükselişindeki dinamikler ve dengeler biraz örtülmüş. Ama sinema dünyasında kadın olmanın her tür zorluğu hissediliyor.


Sophia Loren'i çok severim. Kitabı okuduktan sonra hayranlığım arttı ve rahmetli Şakir Eczacıbaşı'nın Loren tutkusuna bir kez daha hak verdim.

Anlatacak, paylaşacak çok sahne var kitapta. Ama paylaşmayacağım. Okuma zevkinizi azaltmak istemem. Kitap 25 lira. Baskı kalitesini ve kalınlığını göz önüne alınca mantıklı bir fiyat bu. Ben ikinci baskısını aldım. Yeni baskılar yapacağına da eminim.

Kitabı parlatmak için ağdalı cümleler kurmayacağım. Sinemayı, otobiyografi okumayı ve elbette Loren'i sevenler mutlaka okuyacaktır zaten.

Okurken şunu düşünün: Günün birinde kendi hayatınız yazacak olsanız ne kadar dürüst olabilirsiniz?


Televizyonculuğu özlemek... Mümkün mü?

Televizyonculuğu özlemek... Mümkün mü?

Televizyonculuk tuhaf bir iş.

Başladığınız programın daha ikinci haftasında, eğer işler iyi gidiyorsa (yani programınız izleniyor ve yöneticiler tarafından takdir ediliyorsa) pembe bulutlar uçulur etrafta. Herkes "Tam bir aile olduk!" der. Yalandır bu. Kimse kimseyi o kadar sevmez. Herkesin birbirinin tersine işleyen çıkarları var gibidir. "Hepimiz aynı gemideyiz," duygusu yoktur. Ama o sahte mutluluk, ağız dolusu gülücükler, beraber yemeğe çıkma programları bitmek bilmez.

Aslında şaşılacak bir şey yok. Çoğu aile kadar ikiyüzlüdür, televizyoncuların her programda yeniden kurdukları aile.

Program kötü gitmeye başlayınca aile dağılır. O ailelerin ömrü ratinglerin gücü kadardır. Üç tane reklam kaynağını mutlu etmek için kurulan sahte düzenin, geçici başarılarla örülü aileleri.

Mutluluk süresi kısadır ama işin içindekilere iyi gelir hep.

Neyse...

Derdim, televizyonculuktaki ilişkilerin sahteliğini anlatmak değil. Bilen biliyor. Ayrıca, zamana karşı yapaylık üretebilen bir sistemde, kamera arkasının içtenliğinden söz etmek aptalca olurdu. Kimi aptallıklarım vardır ama televizyon dünyasının bu "hızlı çıkar sistemi"ni göremeyecek kadar da şaşkın değilim.

Aniden "canlı yayın arabası"nı özlediğim bir anda düşündüm bunları. İnsan canlı yayın arabasını özler mi diyebilirsiniz. Özlüyormuş işte. Televizyonculuğu çok özlediğimi söyleyemem. Arada bir, dişime göre bir haber olduğunda aklıma düşüyor sadece. O haberleri de benden daha "televizyoncu diliyle" aktaran bir sürü isim var zaten.

Ama canlı yayın arabası özlemek ilk kez oluyor. Yaşlanıyorum.

Şimdi aklımdaki soru şu: O sahtekarlığı (ve hatta samimiymiş gibi yapma sahtekarlığını) değiştirebilecek bir yayıncılık anlayışı var mı? Yaratılabilir mi? Daha da önemlisi yapılabilir mi?

Bu konu aklıma takıldıkça yazacağım.

Nice yıllara Ara Güler

Ara Güler'le televizyonda program yapmaya başladığım ilk yıl tanıştım. Heyecanlanmıştım. Bildiğini söyleyen, kamera çalışmaya başladığında yapay bir kibarlığa bürünmeyen, sahiciymiş gibi yapmadan sahici olan bir bilge vardı karşımda. Heyecanımı, o kendine has üslubuyla silivermişti. Sonraki yıllarda güzel sohbetlerimiz oldu Ara Bey'le. Gülüşler yüzümüze yayıldı, küfürler dilimize oturdu. Onun yanında hep daha 'gerçek' olmanın cümlelerini buldum. Bugün doğum günü Ara Güler'in. İyi ki tanımışım onu. Nice nice yıllara Ara Baba!


Bir yayın sonrasında Ara Güler'le. CRR sahnesindeyiz. Cep telefonu ile fotoğraf çektirmek söz konusu olunca yüzüne mutsuz bir ifade yerleşiyor. İşini bitirmiş, hemen gitmek istediği her halinden belli. Yine de beni kırmamış, iyi ki de kırmamış. Bir kere daha teşekkür ederim.
Yazamamak

Yazamamak

Dilerim kimse bu söyleyeceklerimi "yazdıklarını önemseyen birinin" gevezelikleri olarak almaz.

Alırsa da diyecek bir şey yok. Çünkü meselem -biraz da- bu algıyla ilgili.

Yazabilene alkış tutarım. Önünde saygıyla eğilirim.

Ama dünyanın şu ruh halinde tek satır bile yazasım yok.

Yazmak, benim için, her şeyden önce kişisel bir iyileşme ve anlama yolu. Ama artık yazarak iyileşemiyorum ve yazarak anlayamıyorum. Bunu -geçici- bir yazar kilitlenmesi, hatta paniği olarak değerlendirenler de olabilir. Saygı duyarım.

Ama bu cepheden bakınca durum -ve değerlendirme- farklı. Biliyorum; sanat kurtarır. Tazeler. Sorgular. Deşer, hatta kanatır. En zorlu dönemlerde bu görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Getirmelidir. İşte tam da bu nedenle, yazabilene alkış tutarım.

Ve böyle bir dönemde - dönemimde- yazılanları okuyarak iyileşirim. Anlayacağınız, kişisel tarihime dertli bir not düşmüyorum. Sadece dertleşiyorum.

Hal böyleyken böyle, der ve susarım.

Saygılar.

Motor

Farklı yönetmenlere atfedilen ve bilinen bir hikaye. 

Bir pavyon sahnesinin çekiminde, kareye sağdan girip soldan çıkacak bir figürana ihtiyaç var. Sorun hemen oracıkta hallediliyor ve hayatını pavyonda çalışarak kazanan bir kadın bulunuyor. Yönetmen direktifleri veriyor, çekime geçiliyor. Sette sessizlik, yönetmen bağırıyor: “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Bir kere daha deniyorlar. “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Yönetmen sinirlenmeye başlıyor. Üçüncü, dördüncü denemeden sonra kadın ağlamaya başlıyor. Yönetmen öfkeyle “Kızım niye yürümüyorsun?” diye soruyor. Hıçkırıklar içinde cevaplıyor pavyonun emektarı kadın: “Bunca insanın içinde motor olduğumu niye yüzüme vurup duruyorsunuz ki?” 

Setlerin vazgeçilmez komutuyla ilgili bir efsane böyle doğuyor. Kimi “Oyun!” der, kimi “Aksiyon!”. Ama bir sahnenin başlangıç komutunun en kırılgan öyküsü kimsenin aklından çıkmaz. “Kamera! Motor!”


Arkadaşlık hakkında on madde

1. Sizi adınızdan çok sevgi sıfatlarıyla çağıran arkadaşınıza dikkat edin. "Tatlım, canım, dostum, ruh ikizim, kardeşim" sıfatları, ileride canınızı daha çok acıtacak bir hikayeye dönüşebilir.

2. Arkadaşlarınızla ekonomik ilişkilere girmeyin. Daha açık söyleyelim; arkadaşlık ilişkinizin içinde "para" olmasın. Nedenini açıklamaya gerek yok; basit bir hatırlatma sadece.

3. Aynı üretim alanı içinde olduğunuz arkadaşınızın "Başarılarınla gurur duyuyorum," demesine kanmayın. Kıskançlık kaçınılmazdır.

4. Sizi çok dinleyip, kendisi az anlatan arkadaşınızı sorgulayın.

5. Kendisi çok konuşup, sizi az dinleyen arkadaşınızı sorgulayın.

6. İkiden fazla kişiden oluşan arkadaş gruplarında, diğerlerinin sizin hakkınızda "konuşacağına" emin olun. Konuşmak dediysem, gıybettir onun asıl adı.

7. Size hayat dersi veren arkadaşınızı sorgulayın. Arkadaşlık dengesinde "iktidar" olmayı hedefleyenler hemen belli olur.

8. Her karşılaşmanızı bir tezahürat gösterisine çeviren arkadaşlarınızı sorgulayın. Hayatın normal akışına izin verin.

9. Arkadaşlarınıza iyi davranın. İyi davranmak, basit bir tanımdır ama zordur.

10. Arkadaşlık iyidir. Arkadaşsız kalmayın.


Şimdi okullu oldum…



Yıl 1974. İlkokula başladığım gün. Ankara Ballıbaba Sokak’taki evde bütün aile toplanmış durumda. Anneannemle dedem de Bursa’dan kalkıp gelmişler. Dedem, bu özel günde küçük torununu yalnız bırakmak istememiş. Oysa biliyoruz ki, ancak iki baston desteğiyle yürüyebilen dedem, seyahat etmekte zorlanıyor. Sabah erkenden kalkılmış, tıraş olunmuş, takım elbise giyilmiş, köstekli saat takılmış... Sol kolumu dedemin omuzuna atıvermişim poz verirken. En çok o sarılma anını özlüyorum. Bir de hala burnumda dolaşan tıraş kolonyasının kokusunu.

Kategori

Kategori