Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Patti Smith: "People Have the Power"


Patti Smith, İstanbul'daydı.
Zorlu PSM sahnesindeydi.

İzlediğim en iyi konserler listesi yapsam, kesin yazarım bu konseri. Konserden öte bir şeydi zaten. Müzik tarihiydi, şiirdi, sevecendi, saldırgandı, ölümdü, doğumdu, barıştı, öfkeydi, anneydi, babaydı... Ayindi.

Gloria, Redondo Beach, Free Money, Birdland, When Doves Cry, Because the Night, My Generation ve çok haha fazlasıydı.

Bir pagan dansıydı, gitarın sapında tonlarca basıncı taşıyan tellerin kopuşuydu.

Bu harika fotoğraf Muhsin Akgün'ün imzasını taşıyor. Instagram hesabından aldım Fil Uçuşu'na koymak için. Muhsin'in o gece harika fotoğraflar çektiğini biliyorum. Konser sonrasında o da benim gibiydi: Büyülenmiş.

Yirmi yaşında bir gençle altmış yaşında bir gencin birlikte şarkı söylediği andı.

(Yirmilerinde bir izleyiciyle bir nevi pogo yaparken buldum kendimi)

Smith'in harika Oath şiiriyle başlayıp Van "The Man" Morrisson'un Gloria'sıyla devam eden o harika şarkının hikayesini merak edenler için şu yazıyı paylaşayım: http://www.covermesongs.com/2014/08/the-story-behind-patti-smiths-gloria.html

Müzikal açıdan rock'tan punk'a giden çizginin ne olduğunu anlatan bir ders gibiydi. Sözler 70lerden bugüne iktidarların, diktatörlerin, küresel şirketlerin, kapitalizmin, doğa talanının attığı bütün adımları hatırlamamızı sağladı. Aşk denen şeyin, insana dair bir güç olduğunu kimi zaman bir anne gibi fısıldadı Patti Smith, kimi zaman devrime birlikte yürünen bir yoldaş gibi haykırdı.

Ne yalan söyleyeyim, artık bütün konserler eskisi kadar heyecanlandırmıyor galiba. Ama arada öyle özel konserler ve olaylar yaşıyorum ki... Patti Smith konseri böyle benzersiz deneyimlerden biriydi.


Konsere girmeden önce, heyecan içinde posterin önüne geçip fotoğraf çektirdim. İyi ki de yapmışım.

Patti Smith İstanbul'daydı. 

Prince: While My Guitar Gently Wheeps


Tarih: 15 Mart 2004.

Yer: Waldorf Astoria Hotel. New York.

Rock and Roll Hall of Fame konserinde harika bir kadro George Harrison için sahnede. Harrison hayattan ayrılalı üç yıl olmuş. Sahnedeki kadroda kadim dostları Tom Petty ve Jeff Lynne ile birlikte, oğlu Dhani Harrison da var. Dhani, babasının kopyası gibi.

While My Guitar Gently Wheeps çalıyorlar. En sevdiğim şarkılardandır. Ulaşabildiğim bütün yorumlarını dinlemişimdir. bilen bilir, sevdiğim şarkıların yorumlarını dinleme ve toplama çılgınlığım var. (Rekor 'Round Midnight'ta)

Tom Petty 12 telli akustikle, Jeff Lynne tele'siyle ufak ufak yürüyor, Dhani akustiğini 'göstere göstere' çalıyor. Şarkının meşhur solosunu atma işi Marc Mann'ın. Mann, Eric Clapton imzalı orijinal soloya nota nota sadık kalmaya çalışıyor. Çok temiz bir solo. Lynne'in eşlikleri usta işi. Klavyede Steve Winwood var ki, o apayrı bir sohbet konusu.

Derken sahnenin köşesinde, elinde tam da kendisine uygun (leopar desenli fingerplate dikkat çekici) bir Telecaster'la kırmızı şapkalı bir adam beliriyor. Topuklu çizmelerine rağmen oldukça kısa, ufak tefek bir adam. Kenardan kenardan girip bir anda şarkının da, grubun da, gecenin de rengini değiştiriyor. Bu adam Prince.

Şarkının 'doğaçlama' solosu Prince'e bırakılmış. Tam kendi tekniğinde çalıyor. Çok şaşırtıcı bir solo değil ama çok özgür bir solo. İşte o anda gerçekten "While My Guitar Gently Wheeps" diyor insan. O ana kadar neredeyse görev gereği çalan grup üyeleri bile coşuyor. Prince her zaman olduğu gibi fazlasıyla kendinden emin hatta birazcık küstah. Sahnede olma halini en iyi bilenlerden biri.

Şimdi şarkıyı dinleyin ve izleyin. Üç dakika otuz saniye geçtiğinde Prince çıkacak sahneye. Sonrası nefis. Özellikle de finalde gitarın havaya atılması: "Bu alet böyle çalınır, gerisi umrumda değil," der gibi.

(Bu aralar George Harrison bestelerini ve yorumlarını dinliyorum. Tavsiye ederim.)

Okuma Notları: The Beatles / Hunter Davies

1. Bu biyografiyi yıllardır duyardım. Birkaç yıl önce yurt dışında bir baskısını görmüştüm ama hem kalınlığından hem küçük yazılarından hem de fiyatından gözüm korkmuştu. Kara Plak Yayınları 450 sayfalık özenli baskıyı 35 liradan piyasaya çıkarmış. Elbette gönül daha ucuz olmasını istiyor ama bugünün yayıncılık koşullarında böyle bir kitap için 35 lira iyi fiyat.


2. Kitabın çevirisi Doruk Yurdesin'den, girizgah yazısı da Ömer Madra'dan. Açık Radyo'da bu ikilinin yaptığı The Beatles programı, yayıncılık tarihimizin yüz akı işlerdendir. Çeviri Doruk Yurdesin'in elinde çok şey kazanmış.


3. Aslında Hunter Davies'in bir gazeteci için fazlaca teferruatlı bir dili var. Kimi yerlerde rahatlıkla zaman-mekan bütünlüğünü kaybedebilecek hatta savrulabilecek bir anlatım. Detaycı olmak isteği, zaman zaman kalabalık bir anlatımı tercih etmesine neden olmuş. Kitabın ilk sayfalarında bu detaycı anlatım yorabilir. Pes etmemek lazım. Çünkü bu ritme alışınca sayfaları hızla akan bir kitaba ulaşıyor insan.

4. Ama biyografinin bir gazetecilik başarısı olduğunu da özellikle söylemek gerekiyor. Çünkü harika bir alan çalışması var ortada. Davies, önce resmi biyografi yazarı olmanın, sonrasında da grup üyeleriyle yakınlaşmanın avantajlarını iyi kullanmış. Gazetecilikte içeriden bilgi önemlidir. Bu kitap, tümüyle içeriden.


5. Bir başka konu ise, biyografiye konu olan öznelerin özgür dili. Ama John Lennon'un Brian Epstein'le bir gece takıldığını söylediği bölümde olduğu gibi, nereye kadarı gerçek-nereden sonrası The Beatles üyelerinin delişmenlikleriyle uydurduğu bilgiler, emin olamıyoruz. Hunter Davies, bu noktalarda devreye giriyor ve okurunu zamanında uyarıyor. Gazetecinin gözlem gücü, okuma sürecimizdeki şüpheleri azaltıyor.


6. Ben en çok Hamburg dönemiyle ilgilendim. Yıllar önce Ankara Batı Sineması'nda grubun o döneminin anlatıldığı bir film izlemiştim. Bu filmi ne kadar arasam da ulaşamadım. İyi bir film olup olmadığını hatırlamıyorum ama özellikle Stuart Sutcliffe/Astrid Kirchherr aşkından oldukça etkilenmiştim. Kitap sayesinde bu hikayeye çok daha sağlam yollardan girdim. Bu konuda başka okumalar da yapacağım.

7. Kitapta beni etkileyen bir başka bölüm 1968 bölümü. Birçok açıdan önemli bir yıl. Ama The Beatles'ın hikayesi açısından dikkat çekici kırılmaların yaşandığı bir yıl. Bu kırılmalar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrası doğumluların 1968'e gelindiğinden ne halde olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bir başka konu ise, The Beatles efsanesi oluşurken arka planda yaşananlar. Kapitalizmin pozisyon alma konusundaki şehveti kimi zaman tüyler ürpertiyor.

8. Bu kitabın okuru olmak için The Beatles sevmek ya da dinleyicisi olmak gerekmiyor. Önemli bir yakın tarih okuması. Üstelik müzik ve popüler kültür dünyası üstünden.

9. Kara Plak Yayınları harika bir iş yapmış. Yapmaya da devam edecek. Takipçisiyiz artık.

10. Bu konuda bir başka yazıyı da Kiamore Blog için yazdım: http://blog.kia.com.tr/yasam/liverpooldan-cikalim-yola


Redd: "Mükemmel Boşluk bir duygu tahliyesi albümü"

Stanislaw Lem’in zeka dolu kitabı ‘Mükemmel Boşluk’ varolmayan kitaplar üstüne yazılmış eleştiri yazılarından oluşur. Bir yanıyla sert, bir yanıyla alaycı bir kitaptır.

Redd, altıncı stüdyo albümlerinin adını biraz dünyanın halinden, biraz da bu kitaptan alıyor. Tıpkı albümün adında olduğu gibi, söz-müzik ilişkisinde de bir ‘ters köşe’ durumu var. Karanlık, depresif, hesaplaşan sözler ve dinleyenin kıpır kıpır olmasını sağlayan bir müzik. Dinlerken gözünüzün önüne bir pagan ayini gelebilir. Dünyaya bakış açıları ne olursa olsun, ateşin çevresinde toplanmayı başaran insanlar. Kötü duyguları, kavgaları, hastalığı, hatta ölümü kovmak için hem içlerinden geleni söylüyorlar hem de kendilerinden geçercesine dans ediyorlar.



Albümü Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Özgümüş ile konuştuk. Bu söyleşiyi geçen hafta yaptık. İçimizi yakan Ankara saldırısı öncesinde. Aslında yine bir yanda ‘birlik’ mesajlarının verildiği, bir yanda ise nefret cümlelerinin havada uçuştuğu günlerdi. Ama ölümlerin üstünden bile nefret cümleleri kuruldukça canı daha fazla acıyor insanın. Ülkenin damarlarına ölüm zerk edilmişken, daha da yakıyor bu soru: Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?

Redd üyeleri haklı: “Kendimizi tekrar keşfetmemiz lazım.”

Yaşadığımız hayal kırıklıklarından arınmak istedik

Bu albümü hazırlarken gündemin kalbine doğru mu gitmek istediniz, kapıyı kapatıp meseleleri dışarıda bırakmak mı?

Doğan: ‘Hayat Kaçık Bir Uykudur’ sırasında bütün sosyal medya hesaplarımı kapatıp İsviçre’ye gitmiş, bir süre uzaklaşmayı tercih etmiştim. Ama sen ne kadar kapatmaya-uzaklaşmaya çalışırsan çalış, o kötü haberler seni mutlaka buluyor. Dolayısıyla gündemden uzak kalamamıştım. Sonuçta ‘telveD litaK’ gibi, ‘Ellerini Kaldır’ gibi şarkılar oldu o albümde. Gündem o kadar yıpratıyor ve yoruyor ki, en basit duygularımızı bile ifade etmekte güçlük çeker hale geliyoruz. Her şeyi bilinçaltına atmaya başlıyoruz. Yaşadığımız bütün duygusal travmalar, orada bir yerde birikiyor. Bu albümde, o birikenleri boşaltmak istedik. Hiçbir şeyden uzak durmadan, sosyal medyayı kendi sınırları içinde bırakarak iç dünyamızı anlatma derdindeydik bu kez. Arka plandaki sıkıntılardan, hayal kırıklıklarından, umutsuzluklardan arınmak, orada bir boşluk yaratmak istedik.

Mükemmel Boşluk...

Doğan: Evet.

Bir boşluğun mükemmel olma hali. Tersine bir ilişki var bu tanımda. Şarkı sözleriyle, müziğin ilişkisinde olduğu gibi...

Berke: Bu tersine denge bizi çok ilgilendiriyordu. Bu hissi verdiysek, amacımıza ulaşmışız demektir.

Doğan: Bir gün Karaköy’e gittim. Bir adam gördüm orada. Evsizlere benziyordu. Sarhoş gibiydi. Kulağında kulaklık, kendinden geçmiş dans ediyordu. ‘Boşlukta Dans’ ilk başta İngilizce yazdığım bir şarkıydı. Türkçe sözleri o görüntü sayesinde oluştu. Bu dramatik sahne çok şey anlattı bana. Hepimizi delirten bir gündem var gerçekten. Kim bilir o adamı ne delirtmişti? “Yaşıyorum sadece ölmek için” sözleri o adamın görüntüsüyle geldi bana.

Berke: Sözler karanlık ama müziği duyunca ister istemez dans etmeye başlıyorsunuz.

Doğan: Bu albümdeki ayin duygusunu veren şey, synthesizer’ların elektronik müzik içindeki klasik tavrı bence. Bu tavır rock müzik tınılarıyla birleşince değişik bir ses yakalamış olduk.

En büyük direnç kendimizi tekrar keşfetmemizle başlayacak

Doğan şarkıları getirdiğinde, siz nasıl hissettiniz?

Güneş: Aslında hepimiz gitmek istediğimiz yeri biliyorduk. Doğan’ın bu şarkılardaki bakış açısı bize çok iyi geldi. Hatta bir iki yerde, doğrudan gündeme girip girmemek konusunda konuştuk aramızda. Ama sonuçta, hepimizin istediği bir çerçevede oluştu şarkılar.

Doğan: Nasıl bir albüm yapacağımız kadar, duygularımızı nasıl tahliye edeceğimiz önemliydi bizim için. Bu bir ‘duygu tahliyesi’ albümü. Herkes kendini o kadar unuttu ki... Herkes bir başkasının derdinin peşine düştü. Şu anda Türkiye’nin tek gündemi ‘başkanlık’. Bütün ülke başkanlığı yaşıyor, bütün nedenler başkanlık üstüne. Her konu oraya çıkıyor. Hatta dünya da bunu yaşamak zorunda kalıyor.

Güneş: Tam da bu nedenle biraz kendimize dönmek istedik. Çünkü en büyük direnç, kendimizi tekrar keşfettiğimizde başlayacak.

En büyük meselemiz oto-sansür

Sözler, mutsuzlukla yaşamayı ve bundan beslenmeyi tercih eden bir bireyle buluşturuyor bizi. Zamana teslim olmuş bir anlatıcı mı, olgunlaşmış bir anlatıcı mı var karşımızda?

Doğan: Türkiye’de en önemli konulardan biri oto-sansür. İstediğin gibi yazmak çok zor bu coğrafyada. Bu albüm duygusal olarak oto-sansürsüz bir albüm. Nick Cave’in “Bunny Munro’nun Ölümü” romanını okurken, oradaki özgürlüğü görünce düşünmüştüm bu konuyu. Bizim müziğimizin de, edebiyatımızın da, sinemamızın da en büyük meselesi oto-sansür.

Yalnızlıkla da hesaplaşan bir albüm. Bir yalnızlaşma çağında olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Güneş: Yalnız kalamıyoruz ama yalnızlaşıyoruz. Yoksa yalnız kalayım, bir düşünceye odaklanayım gibi bir lüksümüz olamıyor artık.

Berke: Artık insanlar yalnızlığı, birey olma halini doyana kadar yaşayamıyorlar.

Doğan: Kaçımız kendi kendimize konuşmaya başladık? Bunu iyice düşünmek lazım. Eğer kendi kendimize konuşma noktasına geldiysek, yalnızlığımızı sağlıksız bir şekilde yaşıyoruz demektir.

Sextronot’taki geri sayım ve ‘Space Oditty’. David Bowie sizin için ne ifade eder?

Güneş: Bowie bir ikon kırıcı. Bizim için çok şey ifade ediyor. Bu şarkıyı o hayattayken yapmıştık ve elbette bir saygı duruşu var. Hayatta olmasını ve bu şarkıyı ona yollamayı çok isterdik.

Doğan: Albümde başka referanslar da var. Şarkılardan birinin içinde ‘Shine on You Crazy Diamond’a selam gizli örneğin.

Albümde bir de Laurie Anderson imzası var. O nasıl dahil oldu?

Doğan: O şarkıyı yaparken kafamda bir düzenleme vardı. Şarkının arasında bir şeyler anlatılmasını istedim. Laurie Anderson’un sesini şarkıya koyunca anlam derinleşti. Hepimiz çok memnun kaldık. İngilizce olsun mu, olmasın mı tartışması kısa sürdü, çünkü çok yakıştı şarkıya. Güneş yazıştı ve izin aldı. Sorgusuz, sualsiz izin verdi. Hiçbir şey istemedi bizden.

Dinledi mi şarkıyı?

Berke: Yollayacağız elbette. Bakalım nasıl bulacak?

Üretici kısmındaki ahlaksızlığa dur demeliyiz

Albüm çıktı. Şimdi konserler gelecek. Ama bir yandan da konser mekanları, festivaller konusu da sorunlu. Müzik piyasasının durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğan: Herkes aynı derecede cesur olamıyor. Herkesin sorumlulukları farklı. Geçen süreçte bazı insanlar sektörün yeni dinamiklerine teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olmak zorunda bırakılma duygusu çok kötü. “Ya taraf, ya bertaraf olursun’ lafı bütün sektörleri etkiledi. Festivallerde, etkinliklerde, belediye konserlerinde hep aynı durumu yaşıyorsun. Seçeneklerin belli; ya susacaksın-rengini belli etmeyeceksin. Ya konuşacaksın. Ya da istenilen seçenekte konuşacaksın. Bir de her şeyin üstünde bir popülerliği olan, zamana göre sürekli şekil değiştirme yetenekleri olanlar var tabii.



Peki internet kullanım hızının bu kadar arttığı bir dönemin sizin sektöre yansımaları nasıl?

Doğan: Türkiye’de sistem henüz oturmadığı için çok kaçak var. Kültür sanatla ilişkimiz konusunda daha çok yol almamız lazım. Ayrıca ekonomik koşulları da görmezden gelemeyiz. Ama yine de dinleyicinin de biraz daha hassas davranması gerekiyor. Biz üretime odaklıyız. İşin tüketim kısmını düşünürsek çok zorlanırız..

Güneş: Bence asıl sorgulamamız gereken üretici kısmındaki ahlaksızlık. Bir bakıyorsun 65 milyon izlenme, 150 milyon izlenme. Türkiye’deki internet kullanıcısı rakamları belli. Türkiye’de insanların YouTube üzerinde ne kadar müzik dinlediği belli. Coldplay’in bir şarkısıyla Türkiye’den bir müzisyenin aynı izlenme oranlarına sahip olması eşyanın tabiatına aykırı. Dinleyici biraz daha hassas olabilir, tamam. Yine de oradaki ekonomik durumu görmüyor değiliz. Ama bu sahte rakamlardan beslenenlere anlayış göstermek mümkün değil.

Berke: Aynı oranlar demeyelim. Coldplay’i, Rhianna’yı sollayanlar var...

Keyifli bir yalnızlık

Müzik piyasasında on yılı geride bıraktınız. Bu on yılın ardından kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Doğan: Bu soruyu sorduğuna göre, yalnız olduğumuzu düşünüyorsun. Biz de farklı düşünmüyoruz.

Güneş: İlk başladığımızda kimleri örnek alıyorsunuz diye sordular. Biz sadece albüm yapmaya çalışıyorduk oysa. Hiçbir yapının içinde olmadan, kendi müziğimizi yapmak istedik. Bundan dolayı bizi kibirli görenler olabilir. Bu durum yalnızlaştırıyor, yapacak bir şey yok. Sonuçta bu keyifli bir yalnızlık.

Kalben: "Hümeyra bana gitarını değiştir dedi"

Kalben, Noktalı Virgül'e konuk oldu. İyi bir sohbetçi, kafalarımız da uydu. Çenemiz düştü. Ankara yıllarından Unkapanı deneyimine, hayatın akışından dinleyicileriyle ilişkilerine birçok konuda konuştuk. Hümeyra ile yaşadığı bir anısını da anlattı.

“Ben seni dinlerken Hümeyra şarkılarını ve tavrını da görüyorum biraz,” dediğim anda gözleri ışıldadı Kalben'in. Meğer tanışmışlar. 

“Hümeyra o kadar güzel bir insan ki... Bir konserime geldi. Önce sahneden laf atıştık, sonra geldi öptü beni. Hep müzik yapmaya devam et dedi, çok beğendiğini söyledi. Ama gitarını değiştir, dedi. O kadar tatlı ki... Gitarı beğenmemiş. O zamanlar kullandığım gitar, tam bana göre değildi. Müziği o kadar iyi biliyor ki, bunu hissetti. İşte Hümeyra öyle bir kulak, öyle bir ruh... “

Kalben, Hümeyra’nın sözünü dinlemiş ve gitarını değiştirmiş. Gitarda hep ikinci el kovalıyormuş. ‘Saçlar’ şarkısının klibinde kullandığı Gretsch marka gitarın öyküsünü de anlattı:



Şimdi çok tatlı bir Gretsch’imiz var, kızımız. Kız diyoruz ona. Bir üniversite öğrencisinden ikinci el aldık. Eşyalar o kadar kıymetli ki onları her seferinde sıfır almak zorunda değiliz. Zaten yüksek lisans tezimi de yadigarlar üzerine yaptım. Para saçmayı da çok sevmem, memur çocuğuyum. Beni hep bir şeyleri hesaplayarak büyüttüler, sağ olsunlar. O yüzden de seviyorum eski eşyaları. Bir üniversite öğrencisinin alıp birkaç yıl grubunda çaldığı, sonra da daha iyi bir gitar almak için sattığı gitarın bir hikayesi var. Onu seviyorum...

Kendimi tutamayıp “Kırılgan bir insan mısın?” diye sordum. İşte cevabı:

“Çok dürüst bir yerde yaşamıyoruz. İnsanların niyetlerini açıkça ortaya koyduğu, söylemek istediklerini net bir şekilde söylediği bir yerde yaşadığımızı gözlemleyemedim 30 yıldır. Olabildiğince kalbimden iyi şeyler dökmeye çalışıyorum insanlara. Etrafımda da öyle insanlar olsun istedim ama hep öyle olmuyor tabii yolculuk sırasında.”


Söyleşinin tümü YouTube’da, MottoMüzik kanalında: 


Ters Takla'nın Hikayesi


Dün gece 'garajistanbul'da Tolga Akyıldız'ın yedincisini düzenlediği Açık Sahne konseri vardı.

Ülkemizin nadide müzisyenleri 'kim kimden önce çıktı, kim kaç şarkı söyledi' saçmalıklarına girmeden peş peşe çıkıyor sahneye. Çoğunlukla iki şarkı söyleniyor. Farklı müzik türlerinin dinleyicileri, birbirlerinin müzikal dünyasına giriyor. Aynı sahnede yılların usta ismi de oluyor, daha albümü çıkmamış yeni yetme bir grup da.

İşte dün gecenin 'daha albümü bile olmayan yeni yetme grubu' da bizdik; yani Ters Takla.

Kendime not düşeyim, kendi tarihime kalsın diye yazıyorum bunları Fil Uçuşu'na. O yüzden öncelikle Tolga Akyıldız'a teşekkür ederim. "Alın gitarlarınızı gelin abi!" rahatlığındaydı. Ama o ve ekibi, gece boyunca o rahatlığın gevşekliğiyle davranmadı. Arı gibi çalıştılar. Bir elimiz yağda bir elimiz baldaydı anlayacağınız. Çünkü müzik bunu gerektirir...

Ankara yıllarına dayanıyor bu grubun hikayesi. Murat Daltaban, Çağkan Sayın, Levent Gönenç, Murat Matthew Erdem ve Özgür Pekin'le kurduğumuz 'Raining Cats and Dogs' adındaki gruba, Oğuz Kaplangı'nın katıldığı günlere. 'Cover' şarkılar çalan o grup, başarılı iki yılın ardından 'hayat savaşı'na yenik düştü ve dağıldı. Ama grubun bütün üyelerinin dostluğu sürdü elbette. Zaten adlarından sıklıkla söz ettiğim dostlar hepsi. Bilen bilir...
Oğuz ile yıllar sonra komşu olmamız, yeni heyecanlar getirdi. Yirmili yaşlarımızdaki kahkahalar geri geldi, kırklarımızı devirdikten sonra yeniden birlikte çalmaya başladık. Oğuz'un profesyonel hayatı müzik zaten. Aslında benimle, o hayatın profesyonelliğinden sıyrılıp, yeniden amatör zevklerle çaldığı anları yakaladı belki de...

"Günaydın" diye bir şarkı yazmıştım. Aman yanlış anlaşılmasın, kendime besteci (hatta söz yazarı) diyecek değilim. Elime gitarı aldığımda çıkan 'bir şeyler' diyelim. Evet şarkıyı ben yazdım ve müziklendirdim ama haddimi de bilirim.

O şarkı, bu yeni buluşma döneminin fitilini ateşledi. Önce Arnavutköy Festivali'nde cover şarkıların arasında çaldık onu. Sonra giderek, sadece bestelere yoğunlaşan bir grup olmak istediğimize karar verdik. O süreçte grubun adı ve diğer üyeleri de belirlenmiş oldu. Vokalde Ali Seyitoğlu, davulda Doğan 'Dodo' Tanyer, basta Burak Erol.

Doğumunu hatırladığım (kendisi neredeyse yarı yaşımdadır) yeğenim Ali'nin grubun vokalisti olması da kişisel tarihime kalacak bir olay. Dayı-yeğen aynı grupta olmak zor çünkü. İki durumu birbirine karıştırmadan devam etmek gerekiyor yola. Biz başardık sanıyorum.

Hiçbir zaman bir müzik grubu olup bunu profesyonel olarak yaşatmayı hayatımızın merkezine almadık. Ama müzik hayatın merkezindeydi. Zaman buldukça çaldık. Eğlendik. Tartıştık. Didiştik. İndik-çıktık.

Benim için gitarın tellerine dokununca güzelleşti hayat. Daha da ötesini istemedim.

Oğuz Kaplangı, kendi prodüktörlüğünde çıkardığı "İstanbul Calling Vol:3" albümüne, kendi düzenlemesiyle aldı Günaydın şarkımızı. Böylece bir adım daha atmış olduk. Üstelik kısa sürede bu albüm, RainbowRecords45 etiketiyle plak formatında da basıldı. Kolay mı yahu, artık bir plağımız vardı... Gençliğini benim yaşlarımda yaşamış olanlar anlar bu duyguyu. Uzatıp, duygusallaşmayacağım.

Sonunda Tolga'nın teklifiyle dün geceye geldik. Nejat Yavaşoğulları/Akın Eldes, Aylin Aslım, Gripin, Atlas, Ceza gibi bir listenin içinde kendi adımızı gördük: Ters Takla.

İki şarkı söyledik: Günaydın ve yine benim yazdığım Yorgun Hayvanlar.


Başarılı mıydık? Bilemem. Yaptığım hiçbir işte övgüyü, başarı oranını kendim belirlemedim. Ben sadece inandığım şekilde, samimiyetle ve elimden gelenin en yüksek derecesiyle ortaya koyarım işi. Bununla ilgili kararı verecek olan okur/dinleyici ve zamandır. Bu şarkılar da zamana direnebilirse, iyidir.

Eğlendik mi? Kesinlikle. Tolga ve ekibinin yarattığı ortamda nasıl eğlenilmez ki? Ayrıca kuliste bana sarılan bütün müzisyen arkadaşlara da teşekkür. Onlar kendilerini yıllardır bilir ve yıllardır bana sarılır.

Ters Takla yine sahneye çıkar mı? Çıkarsa ben de o sahnede olur muyum, yoksa artık sadece evimde oturup gruba şarkı yazmayı mı tercih ederim bilmiyorum. Dün akşam grup üyelerine "Aman iyi çalın beyler, bu benim jübilem olabilir," dedim. Belli olmaz.

Ters Takla her şekilde yoluna devam edecektir. Ve bence yolculuğu boyunca unutmayacağı tek kelime "samimiyet" olacak.

Ama ben yine dün geceyle noktalayayım: Çıktık, cayır cayır çaldık ve çok eğlendik. Çünkü müzik bunu gerektirir.

...ve müzik en eğlenceli dünyadır.


Bob Dylan'dan Kaan Tangöze'ye

Bob Dylan, müziğin belirleyicilerinden.

Otobiyografisinde Robert Johnson'ın vasiyetinden neler aldığını anlatıyor: "Johnson şarkı söylemeye başladığında, Zeus'un kafasından tam tekmil zırhıyla fırlamış bir adam gibi görünüyordu... Sonraki birkaç hafta boyunca plağı tekrar tekrar dinledim... Lirikleri ve yinelenen kalıpları, eski tarz dizelerinin yapısını ve kullandığı serbest çağrışımı daha yakından inceleyebilmek için Johnson'un kelimelerini kağıt parçalarına yazdım."

Mirasından yararlandığı başka isimler de var... Woody Guthrie, Hank Williams, Francis James Child.

Sadece ozanlar değil Dylan'n baktığı yerde duranlar. En büyük ilhamını aldığı isim Arthur Rimbaud. "Je est un autre (Ben bir başkasıdır)" dizesinin kendisindeki etkisini çok önemsiyor.

Bu sabah Kaan Tangöze'nin "Gölge Etme" isimli albümünü dinlerken, aklıma Dylan geldi sıklıkla. Akustik gitar-armonika ikilisinin etkisi değil bu. Duruşun, kaynakların ve samimiyetin etkisi.

Karacaoğlan, Aşık Mahzuni Şerif, Özdemir Asaf...

Bob Dylan, Eddie Vedder, Kurt Cobain.

Ama bütün isimlerden öte bir mesele var Kaan Tangöze'nin müziğinde. Yeni, temiz, farklı falan olmak derdinde değil. Meselesi var. Kaygıları var. Cesareti var. Hikayesi var.

Tangöze'nin albümü çokça konuşulacak. Kesin. Müziğin bugün yapması gerekenleri yapan, söylemesi gereken sözleri söyleyen bir albüm çünkü.

Şimdi izninizle dinlemeye devam edeyim. Sonra yine yazarım bu konuda.



Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Dün Radikal'de "Müzik susmaz, sanat susmaz!" başlığıyla bir yazı yazdım.

Yazının hikayesi şudur: Yavuz Çetin'in ilk albümü plak formatında basıldı, Mavi Sakal yıllar sonra bir araya geldi, ben de bunların heyecanıyla yazmaya oturdum. Ama daha ilk satırlarda kendime çeki düzen verme ihtiyacı hissettim. Ülkenin içine sürüklendiği engebeli yollarda hepimiz düşe kalka ilerlemeye çalışılırken, birileri "Müzik sussun!" diyordu.

Neden? Çünkü müzik eğlenceliydi.

Kimileri müziğin sadece 'eğlence' olmadığını, acıdan kahkahaya her duygunun müzikle sarıldığını söylediler. Biraz savunma gibiydi bu karşı duruş. Oysa bence savunmaya falan ihtiyacı yok müziğin. Eğlencelidir, doğru. Hüzünlü olduğu kadar eğlencelidir ve birlik duygusu sadece hüzünden değil, omuz omuza eğlenebilmekten de geçer.

Dünya 'biz' dediğimiz kitleden oluşmuyor. Kimileri ölümün arkasından ağıt yakıyor, kimileri dans ediyor. Acıyı her yerinden çekiştirip, her sahada yarıştırdığımız yetmiyor. Acı bile "biz" gibi yaşanmalı. (Bunu sevincini havaya kurşun sıkarak yaşayanlar söyleyince tuhaf oluyor ama oralara girmeyeceğim.)

Bu yazı birilerine tuhaf gelecek. Doğru. Çünkü bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Televizyondaki evlilik programlarına siyah tişörtle çıkmanın, beyin uyutan dizilerin yeni sezonlarına yanar döner başlangıçlar yapmanın, reklamlarda çocukların sömürülmesinin, eğlence programlarında timsah gözyaşları döküp hemen ardından reyting avcılığı yapmanın, televizyonda ne kadar yas tutulacağına 'merkez'in karar vermesinin normal olduğu bir devirde, bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Gündüz ticaretini yapıp, gece elinde kibrit baskına çıkanların acısı değil bu. Herkesin acısı.

"Sanatı, müziği susturun," diyenin acısı değil bu. Dünyayı o müzikle, sanatla anlayanın da acısı.

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar biliyor musunuz? İktidar sofralarında diz çökenlerden, "ben işime bakarım"cılardan, yanar dönerlerden söz etmiyorum. Sanatını yaşadığı dünyadan ayrı tutmayan, sesini kısmayan, korkmayanlardan söz ediyorum. Anladınız vaziyeti.

İki ayrı grupta bas çalan bir arkadaşım var. Arada bir de stüdyoda kayda gidiyor. Geçen kışı ayda iki-üç gece 'sahne', bir-iki 'stüdyo' ile geçirmek durumunda kalmış. Bu işlerin bazıları para getirmiş, bazılarından 'bir ara hallederiz ödemeyi' sözleriyle eve dönmüş. Üç nüfuslu eve ayda 1000-1500 lira arası bir para gelmiş ya da gelmemiş. Yan işlerle, karısının maaşıyla falan idare ediyorlar.

Bu örneği verdiğim için bütün müzisyen arkadaşlarımdan özür dilerim. Utanıyorum.

Kimi müzisyen arkadaşım daha fazla kazanır, kimi daha az. Ama sonunda konserden-sahne çalışmasından gelecek para, bütçesinin lokomotifini oluşturur. İşte susmasını istediğiniz bir müzisyen en basit tanımıyla böyle yaşar. Üstelik böyle yaşayan bir müzisyen, sadece eğlendiren değildir. Düşündüren ve bilinçlendirendir. (Sekiz yıldızlı otelin havuzbaşında playback yapan müzisyenden farkını anlamayan varsa diye açıklama yaptım, kusura bakmayın.)

Kirasını ödeyemeyen müzisyen arkadaşlarım var. Kredi kartını iptal ettirmek zorunda kalanlar ya da daha küçük bir eve geçmenin hesabını yapanlar. Ama yanlış anlaşılmasın, amacım 'acındırmak' ve 'kaybedenler edebiyatı' yapmak değil. Sanat, bu mücadelelerin içinde boy vermeyi öğrenmiştir, dert etmeyin.

Sadece haksızlık üzdü. Bu kadar net.

Aynı soruyla noktalayayım: Bu toz duman ortadan kalktıktan sonra, kimler birbirinin yüzüne bakabilecek?



Jools Holland stüdyosundan hikayeler


Jools Holland, yarın Açık Hava'da bir konser verecek. Öncesinde stüdyosundan hikayeler paylaşmak istedim.


Norah Jones: 2002 yılında ilk albümünü Come Away With Me’yi yayımlayan Norah Jones, 17 Mayıs 2002 tarihinde Jools Holland’ın konuğu oldu. Jones’un katıldığı programda ayrıca Wilco, Beverly Knight, Eric Burdon, The Von Bondies, Damon Albarn & Afel Bocoum gibi isimler de diğer konuklar arasındaydı. Jones programda, ‘Don’t Know Why’ ile ‘Cold, Cold Heart’ parçalarını seslendirdi. Programla ilgili olarak Jones’un yorumları: “Bu programa çıktığımda, bilinen bir isim değildim. Hatırlıyorum, kendi kendime şunları söylüyordum: ‘Sadece piyanoya bak, sakın Wilco’ya bakma!” Norah Jones, 2003 Grammy Ödülleri’nde bu albümüyle aday gösterildiği 8 dalda 5 Grammy ödülünün de sahibi oldu.


Adele : 2007 yılında henüz 19 yaşındayken, Londra’nın klüplerinde çalan Adele ülke sınırlarını aşan ününe Jools Holland sayesinde kavuştu denebilir. Adele, Paul McCartney ve Björk ile aynı gün katıldığı programdan bahsederken ‘Benden önce sahneye çıkan Björk, en sevdiğim şarkısı olan ‘The Anchor Song’u söyleyen beni soluksuz bırakmıştı. Ben sahnedeyken, sol tarafıma baktığımda Paul McCartney’in beni izlediğini gördüm, sağa baktığımda ise annemin ağladığını..’ diyor. Programın hayatına kattıklarını ise ‘Performansımı gerçekleştirdikten sonra gözyaşlarına boğuldum. Performansımın iyi geçtiğini biliyordum ama hayatımı bu şekilde değiştireceğini asla tahmin etmiyordum.’ şeklinde ifade ediyor.


Amy Winehouse: Amy Winehouse 31 Aralık 2006 gecesi ‘Later …With Jools Holland’programına ilk defa çıktığında ‘Monkey Man’ adlı parçasını seslendirdi. Jools Holland yakın zamanda yaptığı bir röportajında Amy için, Programıma çok kez geldi, aynı zamanda iyi arkadaşımdı. Sanırım her yüzyılda onun kadar muhteşem ancak 1 kişi dünyaya geliyor. Ya da bazı müzisyenlerin son programları benimki oluyor. Bazı müzik türlerinin son örnekleri... Madonna’nın çıkabileceği çok fazla televizyon programı var ama kariyerinin başındaki bir caz sanatçısının katılabileceği bir televizyon programı yok.diyor.


Lorde: Yeni Zelandalı şarkıcı Lorde’un ilk single’ı ‘Royals’ı 2013’ün ortalarında yayımladı, you tube’da 6 milyonun üzerinde izlendi. Albüm henüz yayımlanmadan, Eylül ayında ilk katıldığı televizyon programı ise Jools Holland’ınki oldu. Kanye West, Kings of Leon, Sting, Drenge’in katıldığı programda Lorde, çıkış parçası olan ‘Royals’ı seslendirerek ününe ün kattı. Sanatçının Aralık ayında çıkan ilk albümü Pure Heroine, Royals’ın da etkisiyle, kısa sürede uluslar arası bir başarı kazandı ve Lorde’u Amerika’da Billboard Hot 100 listesinde de bir numaraya çıkartarak kendisine 1987 yılında bu yana bir numaraya çıkan en genç solo sanatçısı unvanını da kazandırdı.


Paul Weller: 2006 yılında 13. İstanbul Caz Festivali’nin de konuğu olan, Punk döneminin en ünlü İngiliz topluluklarından The Jam’in beyni Paul Weller da yolu Jools Holland programından geçenlerden.. 1976 yılında The Jam ile birlikte müzik kariyerine başlayan, ve bugüne kadar pek çok rock müzik topluluğuna ilham kaynağı olan Weller 1990’lardan itibaren yoluna solo çalışmaları ile devam etti. Eylül 1993 yılında çıkarttığı ikinci solo albümü Wild Wood ile İngiltere listelerine 2. Sıradan giriş yapan Weller, albümünü henüz yayımlamadan Jools Holland sahnesindeydi. 9 Temmuz tarihinde ‘Later… With Jools Holland’a katılan Paul Weller, Wild Wood’un sevilen parçalarından  ‘Sunflower’ı seslendirdi.

Tigran Hamasyan'dan "Mockroot"

Yeni bir yazar keşfetmek heyecan verir okura.

Daha önce izlemediğiniz bir oyuncunun harikalar yaratması iyi gelir.

Yeni ve iyi bir şarkı ruhu temizler.

İyi bir müzisyenle tanışmak, renktir.

23 Haziran, güneş batarken: Tigran Hamasyan'la Van Ahtamar Adası'nda Surp Haç Kilisesi'nde

Tigran Hamasyan, yeni zamanların en iyi caz piyanistlerinden biri.

Sadece caz piyanisti olarak tanımlamak haksızlık elbette. 

Hamasyan’ın günümüzün en önemli caz piyanistleri arasında anılmasına neden olan da yelpazesinin genişliği. 1987 doğumlu müzisyenin çocukluğunun Led Zeppelin, Black Sabbath, Deep Purple, Queen, Nazareth gibi rock gruplarını dinleyerek geçtiğini, 19. ve 20. yy Ermeni ve Rus şairlerinden ilham aldığını, bestelerini yaparken geleneksel Ermeni müzik dilinden yararlandığını söylemek, yelpazenin genişliği hakkında bir fikir verecektir herhalde. 

Eğer bu da yetmiyorsa Hamasyan’ın şu sözünü aktarayım: “En büyük hayalim bir trash metal grubunda gitarist olarak yer almak. Birkaç yılda mükemmel bir gitarist olacağımı bilsem, şu an piyanoyu bırakıp gitar öğrenmeye başlardım.” 

Hamasyan'ın "Mockroot" albümünü dinleyin. Çok iyi.



Fazıl Say: Müzik 'benim göğe bakma durağı'm


1970ler Ankara’sı. Tavukçu Lokantası. Yedi-sekiz yaşlarındasın. Baban Ahmet Say ve onun şair arkadaşlarıyla aynı masadasın. Cemal Süreya, Metin Altıok ve daha nice büyük isim. O yıllar, o masalar sende nasıl anılar bıraktı?

Annemle babam ben beş yaşındayken ayrıldı. Annem İstanbul’a gittiğinden babamla yaşıyordum. Piyanoya yeni başlamıştım. 1976’da babam, “Türkiye Yazıları” dergisini çıkarttı. Tirajı 8000-9000 civarındaydı, bugüne göre muazzamdı. Ankara- Kızılay’da, Sakarya’da derginin dört metrekarelik bir ofisi vardı. Yazarlar içeri sığamadıkları için kapı hep açıktı. Ofisin hemen yakınında Tavukçu Lokantası vardı, hala var. Her akşam gidilirdi. Cemal Süreya, Metin Altıok, Turgut Uyar, onların eşleri ve çocuklar… Zeynep Altıok, ben…  Çoğu zaman sandalyelerde uyutulurduk, bazen bağrış çağrış olurdu aralarında. Anlamasak da çok zevkli şeyler dinlerdik. Yaşar Kemal o yıllarda Ankara’ya geldiği zamanlar bizde kalırdı. Çok uzun yıllardır tanıyorum. Benim son 15- 20 yıllık serüvenimi de yakından takip etti. En son Zorlu Center’da ‘Sait Faik’ konserime geldi. ‘Mezopotamya Senfonisi’nin önsözünü yazmıştı. ‘Akdamar Efsanesi’ için de bir şeyler yapmayı konuşmuştuk ama sağlığı el vermedi. Bazı insanların kendisi gökyüzü ve memlekettir. O’nun hayatta olup olmaması önem taşımıyor çünkü eserleri yaşıyor. Son eserleri de çok güzeldi. O, hala koşmaya devam ediyor…

Peki ileride Yaşar Kemal’le ilgili bir proje yapmayı düşünür müsün?

Tabii ki, ilerde O’nunla ilgili bir şey yapmayı düşünürüm.

İlk Şarkılar, çok başarılı bir albüm oldu. Bu albümün seni, sadece gazete haberlerinden takip eden ama hiç dinlememiş olan bir dinleyici kitlesiyle de buluşturduğunu düşünüyor musun?

Tabii ki. Türk halkı sözlü müziğe aşık. Klasik enstrümantal müziği dinleyen kitle çok az, bu bir gerçek. Bizim kültürümüz bu. ‘İlk Şarkılar’ geçen yıl ortaya çıktı ama yirmi yıl önce bestelenmiş şarkılardı. Bunlar benim şiirle tanışmama da vesile oldu. Şiirin hayatımdaki yeri ilginçtir. Madımak olayları sırasında Berlin’de yaşıyordum. Olayları radyodan takip ettim. Düşünsene Almanca bir anonsla, tanıdığın yazarların-şairlerin öldüğünü öğreniyorsun. Hepsinden imzalı kitaplarım vardı. O güne kadar şiir sevmez, okumazdım. “Metaforlar, imgeler, kafiyeler ne ki?” derdim. Bence şiir erken yaşların işi değil. Madımak’tan sonra oturdum, o amcam gibi olan insanların şiirlerini okudum. Şiirler melodileriyle gelmeye başladı, besteler doğdu. O güne kadar hiç sözlü müzik bestelememiştim. Sonra başka şairlere atladım. Orhan Veli, Can Yücel, Pir Sultan... O yıllarda Berlin’de bu bestelerimi birkaç kere seslendirdik. Üzerinden yıllar geçti, şarkılar sesini arıyordu.

O ses Serenad Bağcan’mış demek ki...

Evet. Serenad Bağcan, ‘Nazım Oratoryosu’ sırasında prova yapıyordu. Bizim solistimiz gelmemişti. Nazım’ın Memleketim’ini Serenad Hanım söylesin, dendi. Bir deneme yaptık. Şarkı bittiğinde koro sekiz- on dakika alkışladı. O ünlü solist inşallah bir daha gelmez dedik… Daha sonra, Zeynep Altıok’un babası için hazırladığı “Düşerim” ve “Bu Kekre Dünyada”yı Serenad ile kaydettik. Duruluğu ve her kelimeyi yaşaması çok hoşuma gitti. Böylece “İlk Şarkılar”a kadar geldik. Böyle bir başarıyı beklemiyorduk, iddiamız yoktu. Yaptığım işin çok satması, listelere girmesi falan beni hiç ilgilendirmemiştir. Ama müthiş bir ilgi oldu. O şarkıların yazılmasından bu yana yirmi yıl geçti. Üstüne altmış eser eklendi. Yani “Yeni Şarkılar”da bütün bu geçen yılların damıtılmışlığını hissedeceksin.

Şarkılara şiirlerin değil şairlerin adını vermişsin. O zaman biz de şairlerin adlarıyla ilerleyelim. Edip Cansever?

“Şey şey şey ve şeylerden” şiiri ile başlıyor albüm. Metaforların uçuştuğu bir şiir.
Benim şarkım da denizden geliyor, denize gidiyor. Ama başka bir gezegenin denizine... Alışılmışın dışında bir kurgu yaptım. Şarkıda farklı enstrümanlar var.

Turgut Uyar?

“Göğe Bakma Durağı”… İkinci Yeni’nin ve Uyar’ın baş yapıtlarından biri. Çok mert bir tavırla yazılmıştır bu şiir. Ben de şaire ve şiire acımasızca davrandım ve o tavırla devam ettirdim. “Göğe Bakma Durağı”nı basit bir aşk şiiri zannedenler yanılıyor. Büyük bir ayrılık acısı ve travması var. “Senin bu ellerinde ne var, tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum” diyor. Acıları çok mertçe açığa çıkarmış bir şiir. Serenad Bağcan da dişlerini sıkarak okudu şarkıyı. O travmanın aktarılmasında hem benim hem de yorumcunun büyük katkısı var.

Senin göğe bakma durağın var mı?

Benim göğe bakma durağım, müziğim.

Cemal Süreya?

“Bu Bizimki” yıkıcı, hain, yasa dışı bir aşkın şiiri. On yıl önce temelini attığım, evirip çevirdiğim bir şarkı. Konserde aynısını çalamayacağımız bir kayıt çalışması yaptık. Serenad birinci vokali verdikten sonra ikinci vokale geçiyor ve sonra şarkı, on iki kişilik bir operaya dönüşüyor.

Nazım Hikmet?

“İlk Şarkılar”da ben ve Serenad vardık fakat “Yeni Şarkılar”da koro ve Türk Sanat Müziği enstrümanları dahil olmak üzere çok kalabalık bir orkestra var. Türkiye’nin tanınmış müzisyenleri albüme ses ve emek verdi. Nazım’ın “Masalların Masalı” şiiri de böyle bir şarkıyla geliyor. Felsefî ve benim de en sevdiğim şiirlerinden biridir. Orkestralı bir parça. Kediyi kanun, güneşi ney simgeliyor. Yirmi neyi üst üste kaydettik. Müzikte, fizikte ve sosyolojide ‘cluster’ diye bir kelime vardır. Sıkışmış demek. Seslerin sıkışması ve hepsinin toplamının bir sarı ışık yaratması. Bunu en iyi ney verir diye düşündüm. “Masalların Masalı” şarkısı benim bu albümdeki özellerimden biri...

Ve elbette Hayyam. Dünyanın bugünüyle yine Hayyam aracılığıyla hesaplaşıyorsun...

“Ey Kör”ün bir dizesinde “Şu kurulup dağılan evrende…” diyor Hayyam.  11.yy’ın teknolojisi ile düşünürsen Hayyam’ın ne kadar iyi bir bilim adamı olduğunu görürüz. Bugün de evrenin kurulup dağılması fikrini tartışıyoruz. Ama Hayyam bunları 11.yy’da, o zamanın bilimsel bakışıyla, astrofiziğiyle söylemiş.

Her zaman yeni sesler arayan bir besteci oldun. Yeni Şarkılar’da da farklı enstrümanlara önemli roller veriyorsun. Hatta, seni dinleyenleri şaşırtacak bir enstrüman da var; elektro gitar. Nasıl karar verdin buna?

Sadece elektro gitar değil bas da var. Bu parçayı ben öyle duydum, öyle kurguladım. Bir rock parçası değil. Konsept içinde ramazan davulu da var klasik müzik korosu da köy meydanı da... Gitarı Okan Ersan, bası Eylem Pelit çalıyor.
Parçaya farklı esintiler koyduk. Neden? Ben, cazda da hep akustik enstrümanlarla çaldım. Ama Hayyam’ın şiirinde tüm enstrümanların birlikteliği olduğuna inanıyorum. Böylesi bir ‘birlik’ Hayyam’a yakışırdı.

Uzay senin için ne ifade ediyor, merak ediyorum. “Universe” bu dünyanın dışındaki sesleri arayışının bir göstergesiydi. Yeni Şarkılar’da da sesleri hep yeryüzünden uzaya fırlattığını söylüyorsun. Müzikte ve hayatta bu dünyanın çıkardığı sesler sana yetmiyor mu artık?

Kaçıyor musun dertlerden diyorsun yani? Kaçılması gerekenlerden kaçmak zorundayız, doğru. En zor savaş, kendimle olan. Kültür savaşları falan daha kolaydır. Kendime savaş açtığım an, o en zorudur. Çoğumuz için de öyle. Sanatçılar bazen en uzağa kaçmayı ister.

Savaşıyor musun kendinle, kaçmak istiyor musun?

Kendimle çok savaştım ama barışta kendimi daha rahat hissediyorum.
Kendimle olan savaşım çok sert oldu ve çok uzun zaman aldı. Şimdi barış zamanı.

Barışa dair cümlelerin karşılığını buluyor mu peki? Örneğin 2014’ün Ekim ayında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinin bakanlık tarafından programdan çıkarılmasıyla ilgili hükümete mektup yazdın. Bu mektuba bir cevap geldi mi?

Hayır, cevap gelmedi. Senfoni çalınacaktı. Çalınmadı, sansürlendi. Bakan “Sansür yok ,” diyor. Sansürden anladığı ne bilmiyorum. “Su” diye bir eserim de çalınacaktı Mayıs’ta, ondan da haber gelmedi. Ben bu eseri zaten dünyanın her yerinde çaldım. Benim için kayıp değil. Ben onlara bir sanatçıyı sansürlemenin çözüm olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

“Barış ve umut” diyorsun hep. Neyin umudu bu?

Aydınlık bir dünyada yaşamanın umudu. Kendimi Nazım’ın, Hayyam’ın öğrencisi, akrabası gibi hissediyorum. Ben aydınlanmacı dünyanın taraftarıyım. Bildiğim ve sevdiğim şey bu, diğer tarafı da pek bilmem. Ama bu tarafta olup günümüz Türkiye’sinde dertli olmamak mümkün değil.

Bu kadar çok ve yüksek değerde üretirken kendini ülkende yalnız hissediyor musun?

Bizim durumumuzda çok insan var, çünkü üzerimizde bir baskı var. Onlardan olmayanın bertaraf edildiği bir durum. Siyasi konulara pek girmek istemiyorum aslında. Önce Yeni Şarkılar dinleyiciye ulaşsın istiyorum. Biz bu albümü altı yedi kişilik bir stüdyoda yaptık. Bu durumda da üretim yapabiliyoruz, önemli olan bu.

Şarkı” yapmana popçular, rockçılardan destek var mı?

Yok.  Herkes işini yapıyor.

Bir de “Mozart Maratonu” var. Yorumculuğuna yeniden bir vurgu sanki...

Doğru. Yorumcu Fazıl Say ne yapıyor? Benim 1,5 yıldır kafamda dönen, hayatımın en büyük projelerinden biri bu. Müthiş bir emek ve çalışma sonucundan oluşmuş, toplamda 6 CD’ye yayılmış altmış track’lik bir eser. Dört konsere bölerek Salzburg’da, Berlin’de, dünyanın farklı yerlerinde Mozart günleri yapıyordum. Uzun yıllardır yapan olamamıştı bunu. İKSV’nin projeye ilgi duyması bizi neşelendirdi. İlginç bir konsept oluşturduk. İstanbul’un dört ayrı mekanında Heybeliada, Süreyya Operası, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde çalacağız. Yani, dört ayrı konser dört ayrı İstanbul mekanı. Dinlemek isteyenler aynı zamanda İstanbul’un mekanlarına da bir ziyaret yapmış olacak.

“İlk Şarkılar” sahneden de dinleyiciye ulaştı. Peki “Yeni Şarkılar” için teknik zorluklar olabilir mi? Konser olacak mı?

Olacak. Parçaları piyanoya uyarlanmış, diğer enstrümanlardan yoksun, duru bir haliyle sunacağız. Orkestranın tamamını toplamak büyük bütçe, büyük organizasyon gerektirir. Günümüz Türkiye’sinde zor görünüyor.


“Fazıl’ın eli kolaya gitmiyor!”
Serenad Bağcan, Fazıl Say’la çalışmanın zorluklarını anlatıyor

“Yeni Şarkılar”daki besteler önüne geldiğinde ne düşündün?

Açıkçası korktum, nasıl üstesinden geleceğim diye. Hummalı bir çalışma başladı. Tabii bir de şairleri bilmek ve empati kurmak gerekiyordu. O hummalı çalışmadan sonra hafif bir depresyonla da birlikte daha da güzel çalışmaya başladık. Fazıl şiirin matematiğini çözüyor. Müziğe matematik ekliyor. Yani ben hem müziği hem matematiği çözmeye çalışıyorum. Bir de, dinleyici “bunu ben de söylerim” desin istiyorum şarkılar için. İnsanlar zorluğa odaklanmasınlar, şairin yüreğe dokunduğu noktaya odaklansınlar istiyorum..

Fazıl Say’la çalışmak zor mu?


Fazıl Say’la çalışmak çok güzel. Ama şarkıları yorumlamak çok zor. Kolaya eli gitmiyor hiç. Hatta benim bir hayalim var; 80 yaşımıza geldiğimizde ben onun bir eserini 4 nota içinde söylemek istiyorum… 80 yaşında artık diyafram kalır mı bilmiyorum ama bunu yapalım çok isterim. Bir de küçük şikâyetim var: “Ey Kör” parçasını stüdyoda oldukça sert söyledim, hatta ‘brutal’ vokaller yaptım ama Fazıl onu albüme koymadı. Belli olmaz; belki bir gün stüdyo kayıtları yayınlanır.    



Kategori

Kategori