Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Necatigil'in Edebiyat Sevgisi

Aslında başlık farklı olabilir. Sadece edebiyat sevgisi demek yetersiz çünkü. Sevgi, inanç, çalışma azmi, hayat mücadelesi, paylaşmak, çoğaltmak... Daha başka şeyler de söylenebilir.

İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden Miguel de Unamuno'nun öyküleri Yaman Adam adıyla Can Yayınları'ndan yayımlandı. Hem de Behçet Necatigil'in klasik çevirisiyle.


Farklı bir önerim olacak... Kitabı ister alırsınız ister almazsınız. Ama ne olursa olsun, girin bir kitapçıya, alın kitabı elinize ve Ayşe Sarısayın'ın "Genişletilmiş Yeni Baskı İçin Birkaç Söz" başlıklı giriş yazısını okuyun. Bu yazıda Necatigil'in 1947'de başlayan Unamuno ilgisine, bu kitabın yayımlanması için dönemin önemli yayıncılarıyla mektuplaşmasına, bu süreçteki kararlılığına, edebiyat sevgisine ve benzersiz üslubuna tanık olacaksınız.

Sonrasında kitabı ister alın, ister almayın. Orası size kalmış...

Kimi zaman kısacık bir yazının, bir mektuptan yapılan alıntının çok şey anlattığını bilirsiniz. Sayfalar dolusu gevezelikten daha değerlidir, yerinde edilmiş bir cümle. Bir kitabın ruhuna girmek, biraz da o araya sıkışmış cümlelerin değerini anlamakla oluyor.

Necatigil, bu kitapları Almancadan çevirmiş. Yeni baskıları için, İspanyolcasından bir karşılaştırma yapılmış. Elbette Necatigil'in anlatımına sadık kalarak.


Burası önemli. Eski çevirilerin, özellikle de edebiyatımızın önemli isimleri tarafından yapılmış çevirilerin üstünde yeniden çalışılması ve o günlerin çeviri anlayışının da şimdiki zamana taşınması. Benim gibi meraklı okurlar için büyük hazine.

Yaman Adam'la birlikte Unamuno'nun iyi bilinen romanı Sis de, yine Can Yayınları tarafından, yine Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlandı. Okumadığım bir kitaptır. Onu da okuma listesine almanın zamanı...


Dino Buzzati ve içimizdeki canavar Colombre

Kanat Atkaya, 5 Kasım tarihli Hürriyet'teki köşesinde Colombre'yi yazdı. Colombre... Dünyanın tüm denizlerindeki tüm denizcilerin en korktuğu yaratık. Kurnaz, korkunç, yılmak bilmeyen bir köpekbalığı. Kimsenin bilmediği bir nedenle kurbanını seçen, ömrü boyunca onun peşinden giden ve günü gelince onu 'yutan' bir canavar. Belki de yarattığı bu korku duygusuyla, kurbanının aklına ilk düştüğü gün zaten onu 'yutmuş' olan Colombre.

Hepimiz sırtımızda bir Colombre'yle yaşıyoruz. Kendi canavarımızı kendimiz yaratıyoruz. Boş inançlarımızla, hırslarımızla, öfkemizle, sevgisizliğimize, nefretimizle...

Dino Buzzati, bu kısacık öyküsünü İtalya'da faşizmin iyice yükseldiği günlerde yazmış. Faşist iktidarın, düşmanlıklar ve bayrağa yönelik tehditler üstünden bir korku evreni yarattığı günler. Sınırdaki bir kışlada hiç gelemeyen düşmanı bekleyen askerleri anlattığı benzersiz romanı Tatar Çölü'nü de yazdığı günler.

Kanat, Colombre'den açınca kapıyı, ben de aynı kitaptaki bir başka kısa öyküye uğrayayım dedim: 1980 Dersi.

"Bitmek bilmeyen çekişmelerden bıkıp usanan yüce Tanrı insanları uygun biçimde cezalandırmaya karar verdi."

Böyle başlıyor Dino Buzzati'nin öyküsü. Yazıldığı yılların 40'lı yıllar olduğunu unutmadan devam edelim.

Tanrı'nın cezalandırması 31 Aralık 1979 Salı günü, Sovyetler liderinin beklenmedik ölümüyle başlıyor. (Harika bir gelecek vizyonu yapan Buzzati, yine de Sovyetler'in dağılacağını öngörememiş demek ki...)

Tam da Komünist Blok ile Batı Blok'u arasında, Ay üzerindeki Kopernik Krateri'ni sahiplenme çekişmesi yaşanırken Sovyetler liderin ölümü Amerika'yı güçlendirecek diyenler yanılıyor. Çünkü bir sonraki Salı gecesi, yani 7 Aralık 1980 gecesi bu kez ABD Başkanı 'küt diye' ölüyor. Bir anda sarsılıyor dünya; gizli bir örgütün işi mi, uzaylılar mı saldırıyor, yoksa gerçekten 'Tanrı'nın adaleti' mi?

Bir sonraki Salı, ölen ABD Başkanı'nın yerine geçen başkan yardımcısı dünya değiştiriyor. Bu ölüm, uzmanları harekete geçiriyor ve bu korkunç olayların mekanizmasını çözüyorlar: "Yüce bir yetki o anda dünyadaki en yüksek makamda oturan kişiyi seçip hayatına son veriyordu."

Dünyanın bütün güçlü insanlarını bir korku sarıyor. Kopernik Krateri falan unutuluyor tabii. Bir sonraki Salı gecesi, Çin Başkanı, benim canımı Tanrı alamaz, kendi canımı kendim alırım diyerek intihar ediyor.

Öyküsü boyunca kurmaca isimler kullanan Buzzati, bir tek De Gaulle'ün hala yaşıyor olacağı fantezisini kurmuş. Ama Tanrı, De Gaulle'ü güçlü liderler arasında görmüyor olacak ki, canını almıyor. Belki de onu görmezden gelerek bir 'tevazu' dersi vermeyi amaçlıyor.
 
"En güçlü olan ölür" yasası, herkesi iktidar olma duygusundan ve yüksek makamlardan uzaklaştırıyor. Siyasetle başlayan "Salı ölümleri", endüstriye ve finansa sıçrıyor. Korku, başkanlık koltuklarını boşaltıyor. Tek adamlar, benim dediğim olur'cular, güç bende-söz bende'ciler dünya sahnesinden bir bir çekiliyor.

Şöyle devam ediyor öykü:

"Birkaç ay sonra ortada ne bir diktatör, ne hükümet Başkan'ı, ne büyük parti önderi ne de bir endüstri devi kalmıştı. Ne harika bir şeydi bu böyle! Hepsi istifa etmişti. Ulusların ve kuruluşların yönetimini birçok addan oluşan kurullar üstlenmişti ve bu kurullarda görev alanlar bir diğerinin önüne geçmemek için büyük dikkat harcıyordu. Dünyanın en varlıklı insanları da biriktirmiş oldukları müthiş servetlerini büyük hayır kuruluşlarına, toplumsal ve sanatsal etkinliklere bağışlıyorlardı."

Büyük güçlerin başkanlarından başlayıp ünlü televizyon sunucularına kadar uzanan bir 'yetki çılgınlığı' budaması yaşıyor dünya 1980 Dersi’nde. Şöyle diyor Dino Buzzati: "Yetkiye duyulan ihtiras ve egemenlik manyaklığı son bulmuş, barış ve adalet kendiliğinden dört bir tarafa yayılmıştı."

Kırklı yılların sonuna doğru, ülkesindeki faşizmin yıkıcılığını, savaşın vahşetini, ölümleri, atom bombasını, Soğuk Savaş'ın paranoyak ruh halini görmüş bir İtalyan yazardan, kısacık bir öykü 1980 Dersi.

Gazeteciliğe Corriere della sera gazetesinde başlayan ve yaşamı boyunca bu gazetede çalışan Buzzati, belki de bu öyküsünü gazetesinde yayınladı ilk olarak.  Bilmiyorum. Ama bugün Türkiye'de böyle bir durum söz konusu değil, bunu biliyorum. Böyle bir öykü yazmak mümkün elbette. Hadi diyelim ki yayınlayacak cesur bir gazete de buldunuz. Sonrasında neler olacağını tahmin edebilirsiniz.

Yine de kim hangi 'mahalle'de yaşarsa yaşasın, bildiği gibi yazmaya-üretmeye devam edecek. Önemli olan bu üretimleri mercek altına alacak olanların da 'mahalle' ayrımı yapmaması.

Colombre ile başladık, onunla bitirelim. Ömrümüz boyunca peşimizden koşan bir canavarın varlığıyla mı yaşamak istiyoruz? Peşimizden gelen duyguların kendi yarattığımız korkular olabileceğini düşünüyor muyuz hiç? Muktedirin önünde diz çökmek sevgiden mi, korkudan mi? Ya da diz çökmeden yaşanmaz mı?

Hala seçimlerimizi kendimiz mi yapıyoruz?
Ayşe, Neşe / Her şey beşe!

Ayşe, Neşe / Her şey beşe!

Sesi böyle hafiften burun ucuna alıcan abi. Kendini duyurucan ama boğa gibi hönkürmeyecen. Şimdi nasıl anlatayım, şöyle düşün abi. Pencereye tünemişsin, bi bakıyosun aşağıdan manitan geçiyo. Manita demeyelim de şey gibi olmasın, yavuklun geçiyo. Yukarı bakması için n’aparsın, kendini duyurman lazım di mi? Böğürür müsün o durumda? Katiyetle. Fısıldamayla seslenme arası bir durum gerekir. Hani sanki aşk çağrısı. Anladın sen! Şimdi bu olayın aşksız halini düşün. Burada aşk çağrısı yapmaya kalkarsak, bütün orman başımıza çöker alimallah... Olaydan aşkı çıkarmak için n’apıyoruz? Sesi hafiften burnun ucuna alıyoruz. Bütün numara bu.

Şimdi aşağıdaki çamaşırcıya bir herif geldi, pazarcılıktan transfer. Sanırsın çiftleşme mevsimindeki akbaba. Asılıyo boğazına, öksürük-balgam ne varsa salıyo. Müşteri iskele alabanda yapsa halat koparır, o şekil. Ne bağırıyon be koçum, ne kanıtlamaya çalışıyon? Ama pazarda öyle alışmış ya, ikizlere takkeci bunlar, ne ezberlemişse oradan saydıracak. Bunlara dört kere altı de, verir cevabını, altı kere dört de, dut yemiş bülbüle döner. Götümün kenarı. Mahalle esnaflığında böyle bağırmayla yürümez bu işler abicim. İnceliği vardır gelgel yapmanın. Dükkanın önünden geçeni korkutmaya dikilmiyoruz ki bütün gün. Derdimiz müşterinin ilgisini çekmek. Bildiğin reklamcılık bu.

O reklamlarda ne paralar dönüyo haberin var mı senin? Herifler hamuduyla götürüyo. Sonra bi bakıyorum televizyonda, bildiğin işkembeden slogan çıkarmış. O laflar var ya, bildiğin bok kokuyo. Ulan biz günde on kere yeni slogan bulmak zorundayız. Kimi zaman öyle olur ki abicim, anında çember çevirmen gerekir. Baktın kırmızı paltolu bi müşteri geliyor, hemen kırmızılı bi slogan bulucan, basıcan gelgeli. Yaşlı iki teyze mi geçiyo, hiç girmiycen yaş konusuna, fena alınırlar. Her şeyi hesaplıycan anlıycağın. Geçen gün, senden iyi olmasın bi abinin ayağı takıldı, düştü düşecek, hem yardıma koşuyorum hem bağırıyorum: Düşenin dostu burada, ne alırsan beş lira!

Mesele bu işte abicim: Ne alırsan beş lira! Çin olayı geldi, her şey değişti. Eskiden tabak-çanak, çeyiz, elektronik falan hepsi ayrıydı. Şimdi adam metrekareyi buldu mu, basıyo içine Çin malını, bitiriyo meseleyi. Yalan değil, vallahi ne alırsan beş lira abi. Yani şu ortadaki tezgahlar öyle, raflarda durum farklı tabii. Ama yani şuna bak abi, üçlü kültablası takımına bak, beş kağıt. Şunlar saklama kabı, beşli takım. Yastık kılıfının ikisi beşe, işçilik de iyi be abicim. Allah seni inandırsın şu şarz bile beş lira, ayfona falan hepsine uyuyo hem de. Bu tam senlik anlayacağın.

Ekmeğimizin derdindeyiz ama vicdansız değiliz be abi. Geçen gastede okudum, bu Çin’dekiler var ya, kitapsız bunlar abi. El kadar bebeleri kapatıp bir hangara, vuruyolarmış kilidi üstlerine. Yarı aç yarı tok, gece gündüz bilemden çalışıyomuş orda bebeler. Lan hiç mi vicdan yok sizde Allahsızlar? Yemek dediğin bi tas lapa. Onda da dışarı çıkmalarına izin vermiyolarmış ha! Neden diyeceksin? Çünkü bu sabiler o kadar umuttan düşüyolarmış ki, hangarın tepesine ulaşabilen bırakıyomuş kendini aşağı. İntihar ediyolar abi! Var mı ötesi?

Dokuz yaşında, on yaşında çocuk neden ölmek ister bi düşün abi? Ağzına sıçtığımın parasında vicdan yok onu anladık da, bu puştlarda da mı hiç vicdan yok? Diyeceksin ki onlar adam değil, sen neden kaypaklık yapıyosun? Haklısın be abi. Bu boktan dünya, oradaki adamın vicdansızlık tahtasına beni de yazıyo işte. Dokuz yaşında çocuk kendini damdan bırakıyo, ben burda beş liraya gelgel çekiyorum. Şu kapıdan içeri soktuğum her müşteri, cehenneme giriş biletim aslında. Tövbe estağfurullah...

Sabah doğar güneş, bizde her şey beş. Öyle bağırıyorum işte. Ses burunda. Aşka davet eder gibi. Yemişim aşkını. Üstelik ben istediğin kadar adamlık yapayım, gelip geçenin gözünde züğürdün önde gideniyim. A ve me’lerde çalışanlar farklı sanki... Dört bi yana diktiler o heyulaları. Mahalleden kopan bütün gençler bi a ve me’ye kapak atmak için birdirbir oynuyo. Yapacağı iş de önemli değil. Ha ayakkabıcı olmuş ha oyuncakçı. Zaten o dükkandan öbürüne zıplıyolar durmadan, gelsin tazminatlar-gitsin yemek fişleri. Bi de görsen, iki ayda burunlarından kıl aldırmıyolar. Hani müşterinin kibirlisine göt denir ya, bunların kibirinde götlük bile yok. Neyse ya, siktir et!

Geçen gün kapıda durmuş bağırıyorum: Mutluluğa beş var! Bi durdum, ne mutluluğu lan dedim, Çin’de çocuklar ölüyor, burda çocuklar ölüyo. Ne mutluluğu? Git Filistin’e çocuklar ölüyo, oku Afrika’yı çocuklar ölüyo. O saklama kaplarına kaç çocuğun ölüsü sığar abi?

Ben neye gelgel çekiyorum ya? Hayat bana çoktan siktir git çekmişken...

Biz burda mal satmıyoruz abi, çocuk kemiği satıyoruz. Can satıyoruz.

Beş vakit yere düşse alnım, ak kalkmaz. Cehennem orası değil, burası.

Neyse be abi, derdime ortak etmeyeyim seni. Git şarzını da başka yerden al, bunlar haftasını görmeden bozulur zaten. Sen beni unut, ben seni. Zaten orası kolay da, zor olan hayatı unutmak. Hadi kal sağlıcakla... 

Raymond Carver: Sade ve karışık

Maryann Burk.

John Gardner.

Tess Gallagher.

Gordon Lish.

Edebiyat dünyasını uzmanlık düzeyinde takip edenler hariç, çoğu kişinin tanımadığı ya da artık hatırlamadığı isimler.

Bu üç ismi aynı cümlede buluşturan ismi, hepimiz gayet iyi tanıyoruz ama: Raymond Carver.

Bu yılın Oscar galibi filmi Birdman edebiyatseverler için özel bir anlam taşıyordu. Hani şu  Raymond Carver’ın mezar taşındaki dizelerin perdeye yansımasıyla başlayan film.

“Peki elde ettin mi bu hayattan istediklerini yine de/ Ettim./ Peki ne istemiştin?/ Sevilen biri oldum diyebilmek,/ sevildiğimi hissedebilmek yeryüzünde.”

Raymond Carver. Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından, öykü türünün dünyadaki en önemli isimlerinden biri.

Carver 1938’de Oregon’da doğmuş. Babası Clevie Raymond Carver alkolik bir balıkçı, annesi Elta Betrice garsonmuş. Raymond beş yaşındayken erkek kardeşi James Franklin Carver dünyaya gelmiş.

Okul hayatı sırasında en sevdiği yazarlar Mickey Spillane’miş. Hani şu meşhur Mike Hammer’ın yazarı. Bir de avcılık ve balıkçılık üstüne dergiler okumayı seviyormuş. Çünkü okuldan artan zaman onun için avlanmak ve balık tutmak demekmiş.

Lise eğitiminden sonra babasının yanında çalışmaya başlamış. Henüz on dokuz yaşındayken, on altı yaşındaki Maryann Burk ile evlenmiş. Haziran’da gerçekleşen evliliğin üstünden altı ay geçmeden çiftin ilk çocukları Christine La Rae dünyaya gelmiş. Hemen ertesi yıl, bu kez bir oğlan katılmış aileye; Vance Lindsay. Anlayacağınız Carver, henüz yirmi yaşındayken, iki çocuk babası, sorumluluk denizinde boğulacak gibi olan bir adam haline gelmiş. Aileyi geçindirebilmek için karı-koca buldukları her işe giriyorlarmış. Raymond postacı, kapıcı, hademe, servis elemanı, benzinci, kütüphane görevlisi ve kereste fabrikasında işçi olarak çalışmış.

Maryann’ın annesinin California’daki evine taşınmaları ile Carver, John Gardner’dan yazarlık dersleri almaya başlamış. Raymond’ın üstünde büyük bir etkisi olan John Gardner’ın hikayesi oldukça hüzünlü; kardeşi Gilbert biçerdöverin altında kalarak feci şekilde can vermiş. 1945’te yaşanan bu olayda, biçerdöveri kullanan henüz on iki yaşındaki John Gardner’ın ta kendisi. Dolayısıyla yazdıklarında hep bu travmayla hesaplaşan ve yazıda insan ruhunun derin-karanlık yönleriyle yüzleşmek gereğini öğreten bir hocayla çalışmış Raymond Carver.

Günün birinde Gardner, Raymond Carver’a filmini hepimizin gayet iyi bildiği Başkanın Bütün Adamlarıromanıyla Pulitzer Ödülü’ne değer bulunan Robert Penn Warren’ın bir öyküsünü vermiş ve “Sen bundan iyisini yazarsın,” demiş.

1961’de yayımlanmış ilk öyküsü. 23 yaşındayken.

Gerisini bütün Carver okurları biliyor tabii ki: Kitaplar. Tess Gallagher ile yapılan ikinci evlilik. Alkol. Daha çok alkol.

Carver, kalemini bir kamera olarak kullanırken, gerçek dünyayla kurmaca arasındaki dengeyi hassasiyetle kuran, kalem-kamerasıyla yazıya döktükleri arasındaki mesafeyi hep koruyan bir yazar. Bütün o parıltıdan arındırılmış anlatısının göz alıcı bir ışık kaynağına dönüşmesine izin vermez ama bir öyküsünü bitirdiğinizde lezzetli yemeklerle dolu bir sofradan (hem de doymamış olarak) kalkmış olduğunuzu düşünürsünüz. Bir öykü daha okumak istersiniz. Sonra bir daha, bir daha…

Ama dürüst olayım, kimi okurlar için Carver’ın ‘edebiyat yapma hastalığından tümüyle arınmış, sade’ dünyasına girmek zordur. “İyi de bu öyküde hiçbir şey olmadı,” şaşkınlığıyla kalıverir kimi okurlar. Hayat böyledir işte, Carver’ın öyküleri kadar sade ve karmaşık.

Raymond Carver edebiyatıyla henüz tanışmamış olanlara yazarın kitaplarının Can Yayınları’ndan çıktığını hatırlatıp, dönelim Birdman’e.

Filmin yönetmeni Alejandro González Iñárritu ve yazar Alexander Dinelaris Jr., senaryolarını oluşturmaya başladıklarında, Riggan Thompson karakterinin filmde yöneteceği oyun için sağlam bir temel aramışlar ve çareyi Raymond Carver’ın Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz? (What We Talk About When We Talk About Love) öyküsünde bulmuşlar.

İşte yazının başında andığımız son isim, yani Carver’ın editörü Gordon Lish burada devreye giriyor.

Çünkü öykünün Birdman filminde yansıyan hali, Raymond Carver’ın yazdığı hali değil, editör Gordon Lish’in ‘tezgahından’ geçmiş hali. Edebiyat dünyasının sorunlu yazar-editör ilişkilerinden olan bu çalışmada, Gordon Lish hikaye akışına, olay örgüsüne, cümlelere müdahale etmiş, kimi yerleri çıkarmış ve kendine göre kimi eklemeler yapmış.

Eleştirmen Jonathan Leaf ‘in konuyla ilgili uzun ve sert makalesi, hikayenin başka boyutlarını da anlatıyor bize. Aslında Raymond Carver bu eserine Beginners (Yeni Başlayanlar) adını koymak istemiş.  Fakat editörün isteği ağır basmış ve kitap Gordon Lish’in koyduğu What We Talk About When We Talk About Love başlığıyla baskıya girmiş. Carver’ın bu ekleme ve çıkarmalardan ne kadar rahatsız olduğunu bilen karısı Tess Gallagher, öykülerin Lish’ten arındırılmış, orijinal hâllerini Beginners adıyla ancak 2009’da yayımlatabilmiş.

Bence karşılaştırmalı okuma yapmak için bulunmaz bir fırsat.

Madem filmden çıktık yola, öneriye bir de onu ekleyelim. Karşılaştırmalı okuma sonrasında oturun Birdman’i izleyin.


Son söz edebiyatseverlere. Özellikle de öykü tutkunlarına. İstediğiniz gibi okuyun, ama ne yapıp edip kendinizi bir süreliğine de olsa bu sıra dışı yazarın dünyasına bırakın. İnanın dünya algınızın kapılarını Raymond Carver’ın satırlarına açtığınızda çok farklı bir yolculuğa çıkacaksınız.
Bir okuma listesi

Bir okuma listesi

Radikal Kitap, bayram seyahatinde yanımıza hangi kitapları alalım sorusunun peşine düştüğünde aşağıdaki listeyi yazmıştım. Bir de Fil Uçuşu'nda paylaşayım dedim.


Kavgam – Karl Ove Knausgaard
Norveçli yazarın altı ciltlik “itiraf” metni tüm dünyada konuşuluyor. Buna değer mi yoksa sadece sansasyonel bir metin mi? Okuyun ve kendiniz karar verin.

Yalan Yıllar – Can Kozanoğlu
Hem ‘Acemi Eğitimi’nin devamını okumak isteyenlere hem de Kozanoğlu’nun samimi dilini özleyenlere.

Diriliş – Stephen King
Yazarın tutkunları için özel bir öneri cümlesine gerek yok. Ama yine de konunun  “binlerce volt elektrik” gücünde olduğunu söyleyeyim.

Tokyo Uçuşu İptal – Rana Daspugta
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden yolcular ve birbirlerine anlattıkları hikayeler. Edebiyatın terapi gücü ile yetişkinler için masallar. Anlatıların yolu Türkiye’den ve İstanbul’dan da geçiyor.

Dünya Bu Kadar – Mahir Ünsal Eriş
Karakterden karaktere, anıdan anıya, hikayeden hikayeye yolculuk. Son durakta herkes ‘sarsılıyor’. Eriş, edebiyatımızın yüzünde bir gülümseme.

Kalem Yapın Beni Kalem! (Tek Ciltte) – Aziz Nesin
Ustanın 100.doğum gününde harika bir hediye. Aziz Nesin’in ürün verdiği bütün türlerden örneklerin toplandığı bir cilt.

Altyazı’nın Gayri Resmi ve Resimli Türkiye Sinema Sözlüğü
Altyazı dergisinin 150.sayı sürprizi, bence son yıllarda sinema için yapılmış en iyi işlerden biri. Uzun uzun anlatmama gerek yok. Her kütüphaneye şart.

Günübirlik Hayatlar – Irvin D. Yalom
Yalom, Türkiye’de gayet yakından tanınan bir yazar. Gerçek psikoterapi öyküleriyle ilgilenenler için ‘gerçek’ bir kitap.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi – Melissa Mohr
Bütün dünyayı ‘kalaylamak’ isteyenlere tavsiye.

Barbarın Kahkahası – Sema Kaygusuz
Tatil, dinlenme ve tembellik zamanı Sema Kaygusuz’un kaleminde bir tokada dönüşüyor.

Sarnıç'a veda

Geç kalmış bir veda yazısı bu...

Temmuz ayının başında yazılmalıydı. Sarnıç Öykü’nün veda ettiğini okuduğumda.

Edebiyat dergilerinin ömrü vardır, bilirim. Böylesi tecrübelerim oldu, dergiciliğin nasıl dertli iş olduğunu yaşamış bir kişiyim. O yüzden şaşırmamak gerekiyor ama olmuyor işte. Yine de şaşırıyor, üzülüyor insan.

Sarnıç Öykü de geldi geçti.

Ocak-Şubat 2015 tarihli 21 numaralı sayısında, “İki Şiirin Arasında” ile beni kapağa taşmışlardı. Yazarın bir kitabının  merek altına alınmasının, her yönden çekiştirilip incelenmesinin değerini bilemezsiniz. ‘Boş yere öven’ değil, ‘inceleyen’ bir dergiydi Sarnıç. Hem o sayı için, hem de bugüne kadar bize kattıkları için çok teşekkür ederim.


Sarnıç Öykü, okuruna Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman ortak imzasıyla yayımlanan veda bildirisi şöyle:

“Sevgili okurlar, değerli öyküseverler, öykücü dostlarımız…
Sarnıç Öykü, 2012 yılının sonlarından bu yana aralıksız yayınlanıyor. Başından beri, her sayıda bir öykü kitabını dosya konusu yaptık; özellikle genç öykücülerin yeni kitaplarının okurla daha kolay buluşması için çaba harcadık. Öykücülüğümüzün ve öykü eleştirisinin gelişmesine katkı sunmak için çabaladık. Bu süre içinde tüm öyküseverlerin çok büyük, unutulmaz katkıları oldu. Burada adını anamayacağımız kadar çok isim var; hepsine tek tek teşekkür ediyoruz.

Ancak, özellikle renkli baskıyla artan maliyetler, dağıtım sorunları, bakanlığın kestiği abonelik vs. gibi bu ülkede her edebiyat dergisinin makûs talihi haline gelen sıkıntılar bizim de belimizi büktü. Bu nedenle artık Sarnıç Öykü’yü yayımlayamayacağız.

Yayına hazır olduğunu duyurduğumuz ve matbaada kalan son sayımızın odak kitabı, İnan Çetin imzalı Kureyş’in Kurtları’ydı… İnan Çetin’e, güzel söyleşisi, dosyaya katkısı bulunan dostlarımıza da çabaları için çok teşekkür ediyoruz.

Çok ama çok üzgünüz…


Saygı ve sevgilerimizle…”

Aşk yedi deniz aşar isterse!

Uzak denizlerin balıkçıları iyi bilir bu hikayeyi.

Yakışıklı kaptan dururken çelimsiz miçoya aşık olan kızın hikayesidir, kulaktan kulağa fısıldanır. Bir sır gibidir.

Çevredeki bütün kadınların yüreğini hoplatan kaptan bir türlü kabullenememiş bu durumu. Nasıl olur da böyle güzeller güzeli bir kız bana değil de şu eğri büğrü miçoya gönül verir, diye düşünmekten başka iş yapmaz olmuş. Miçoyu gemiden atmış, zihninden atamamış. Öfke yiyip bitirmiş içini. Gemisini yönetemeyen, sevilmeyen bir adama dönüşmüş. O yakışıklı denizci gitmiş, bakışlarından kötülük akan bir canavar gelmiş.

Sonunda almış miçoyu gemiye, çıkarmış en uzun seferine. Sırf kızın gözü görmesin diye, uzaklarda bir adaya bırakmış zavallıyı. Şimdi sevsinler bakalım birbirlerini, diyerek basmış kahkahayı.

Oysa bilmiyormuş ki, aşk yedi deniz aşar isterse.

Görenler anlatır kulaktan kulağa, miço ile güzel kızın kavuşma sahnesini. Kız köyünden, miço terk edildiği adadan atlamış suya. Günlerce hiç durmadan yüzmüşler birbirlerine doğru. Denizin bütün renkleri bulaşmış tenlerine. Sonunda bir gün, tam da kaptanın gemisinin önünde, biri denizin turkuazını diğeri güneşin sarısını giyinmişken dokunmuşlar birbirlerine. Son dokunuş.

Kavuştuğunda aşıklar, ölüm gelir mutlaka.

O gün bugündür, denizin derinlerinde bir yerde, mutlaka dokunurlar birbirlerine. Aşkı bilmeyenlere inat.


Uzak diyarların aşıkları iyi bilir bu hikayeyi.

Fotoğraf: Ayşegül Dinçkök

Üşür Ölümü Tadanlar

Karin Karakaşlı’nın öykülerini, sadece içerikleri açısından değerlendirmenin/konuşmanın  yanlış olacağını düşünüyorum. Elbette yakıcı ve kahredici bir dünyanın dinamikleri var karşımızda, bunun dışında cümleler kurmamız mümkün değil. (Kahredici sözü tam isabet, kahroluyor herkes.) Ancak, bu duygusal yoğunluğun, Karakaşlı’nın dil-anlatıcı-zaman-mekan kullanımındaki maharetini ikinci planda algılamamıza izin vermemeliyiz.



Karin Karakaşlı bir dil ustası. Çokça kullanılan “mücevherci titizliği” benzetmesini yapmayacağım bu konuda. Çünkü “bir doktor kararlılığıyla” yatırıyor dili, edebiyatın ameliyat masasına. Bilinen sorudur; mesleği doktorluk olan devrimci, faşist cuntanın önde gelen ismi ölüm-kalım halinde ameliyat masasına yattığında ne yapmalıdır? Karin Karakaşlı, kalemden neşterini bir doktor gibi tuttuğunda, bu zor sorunun cevabını da veriyor. Ötekileştirenle hesaplaşırken, ötekileştirmemeyi başarıyor.

Karin Karakaşlı üretken bir yazar aslında. Romandan şiire, denemeden incelemeye geniş bir alanın içinde sürdürüyor yazarlığını. Ama Başka Dillerin Şarkısı ve Can Kırıkları sonrasında, okurları ondan uzun süredir bir öykü kitabı bekliyorlardı. Bir genellemeyle konuşmuyorum; ben bir Karin Karakaşlı okuruyum ve Yetersiz Bakiye’yi on iki yıldır bekleyenlerdenim.


“Sahibine hiç ulaşmamış mektupları, içi oyulmuş silgi içine yerleştirilen kopyaları, peçetelere karalanmış itirafları, yatakta bağdaş kurulup yazılan günlükleri, duvar yazılarını, uğruna can verilmiş düşünceleri, her şeyi okurum.” Öykü, okuruna ulaştığı anda can buluyor. Bunu iyi biliyor Karin Karakaşlı. Öykülerinin merkezine aldığı meselelerdeki cesareti de buradan geliyor. Romantik dokunuşlar, hissettirmeler değil kaleminin ucunda duran. Öyküler yoğun bir hesaplaşma yaşıyor ve okurundan da bu cesareti bekliyor. “Vicdan kapısının anahtarı, çekinme duvarı, insan olmanın harcı”belli ve hesaplaşmanın sıfır noktası da burada duruyor: Utanç.

El aldığı meselelerin arkasından dolanmıyor, vur-kaç yapmıyor yazar. Zor olanı tercih ediyor ve gözlerini bir an kırpmadan, konuların üstlerine doğru yürüyor. Dünyanın yıkıcı-yakıcı-kahredici gerçekliğiyle hesaplaşmak için, temsili bir dünyanın uçuculuğuna sığınmıyor. Önemli bir tercih bu. Edebiyatın (sanatın), dönüştürücü bir gücü varsa eğer, hayata dik açıyla bakacak cesarete sahip yazarlar sayesinde olacaktır bu. Karin Karakaşlı’dan öğreneceklerimiz bu noktada başlıyor.

Bir söyleşisinde (...) edebiyat eserleri yazarın biricik hayal gücünün ürünü olabildikleri gibi bir ülkenin gayriresmi tarihinin kayıt tutuculuğunu da yapabilirler çünkü tabu ilan edilerek sessizliğe mahkûm edilenlerin sesini ancak edebiyat geri verebilir. Edebiyat bu yüzden benim için en çok da göğüs kafesine saklı ah sesinin ve çığlığın ifadesidir,” diyor Karin Karakaşlı.

Yetersiz Bakiye, sadece çokça konuşulacak bir öykü kitabı olarak değil, gayriresmi tarihimizin en önemli belgelerinden biri olarak da okuruyla buluştu. Bundan sonraki varlığını okurunun zihninde sürdürecek. Okurlarının önüne Hrant Dink, Sevaçya, Sabiha Gökçen, Xezal fotoğrafları yayacak. İstanbul’un köşe bucak kirini süpürüldüğü köşelerden çıkarıp sokaklara dökecek. Varlık Vergisi’nin kolundan tutup Berlin’deki Soykırım Anıtı’nın kafasına savuracak. Haritayı katlarken, doğuyu batının üstüne yapıştıracak. Sabiha’ya sorduğu soruyu, okurunun ağzından dünyaya haykıracak: “Bunca kötülük nasıl edilir? Kötülük olduğuna inanmadan edilir herhal.”

Kişisel bir notla bitireyim. Ruhlarımızı parçalayan bir günü, zamanı ve düşünceyi parçalayarak kurgulayan “An-Bul-İst” çoktan bu coğrafyada yazılan öykünün tarihindeki yerini almıştır. O günün, insanlığın kara tarihindeki yerini aldığı gibi.

Yetersiz Bakiye, o günlerin soğuğunu hatırlatacak. Çünkü “üşür ölümü tadanlar".


Kategori

Kategori