Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gümüşlük ve Müşterekler

Birsen Tezer, OffGümüşlük sahnesindeydi.

Ekip mükemmel, Birsen şahane, gece yumuşak, mekan tıklım tıklım...

Dinleyici profili iyi. Herkes 'gerçekten' müzik dinlemeye gelmiş. Hal böyle olunca Birsen Tezer'in saat 23.45'te "15 dakika sonra bırakmamız gerekiyor," demesi homurdanmalara yol açıyor. Herkes istiyor ki konser sabahlara kadar sürsün.

İşte tam bu noktada Birsen Tezer, Gümüşlük'te yüksek volümlü müziğin saat 24'te kesilmesi kuralıyla ilgili harika bir cümle kuruyor: "Aman söylenmeyin böyle bir kural var diye, iyi ki var," diyor ve ekliyor: "Bütün renkler kirlenirken, biz Gümüşlük'ün harika renklerinin kirlenmesine izin vermeyelim. Burayı sessizliği, doğallığı, samimiyeti için seviyoruz. Öyle kalması için de ne gerekiyorsa yapalım."

Harikasın Birsen. (Kanun solosunu biraz daha uzatabilirdin ama olsun, gerçekten harikasın.)

Birsen'in anlatışı önemli ve zihin açıcı. Fil Uçuşu'ndaki "Gümüşlük ve gürültü" yazımla ilgili katkı sağlayıcı cümleler duydum köyümüzün sakinlerinden. Oysa herkesin bildiği, aralarında konuştuğu konuları aktarmaktan başka bir şey yapmamıştım. Demek ki daha çok konuşulması, daha çok yazılması lazım.

Aman yanlış anlaşılmasın. Müziğe-eğlenceye düşman biri değilim. Bilenler bilir... Sadece dengede yürümeyi seviyorum. Şuna benzetirim durumu: Kimi zaman evlenen-birlikte olmaya başlayan çiftlerden biri, diğerini kendine benzetmeye çalışır. Pespaye bir şeydir bu. İster yaşam seçimi olsun, ister ticari nedenler olsun, buraya yerleşenlerin de Gümüşlük'ü "kendilerine benzetmeye" hakları yok. Hem kendin olmak hem de burayı anlamak mümkün.

Aman! Uzattım. Eğlenmekse eğleneceğiz ama Gümüşlük de Gümüşlük olarak kalacak. Bu kadar net.

Bunun için yapılması gereken müştereklere saygı duymak. (Hanımlar, beyler! Biz "Müşterekler"e saygı duymayı Gezi'de öğrenmedik mi?)

Gelelim "müşterekler" üstünden örneklere...

Gümüşlük'ün gökyüzü müştereğimizdir. Hikayeler yazdık o gökyüzüne bakarak, o yıldızların altında aşık olduk, dertlendik, eğlendik. Bu gökyüzünü "lazer ışıklarınızla" çizmeyin lütfen.

Gümüşlük sahili müştereğimizdir. Sigara izmaritinizle, bira şişenizle, çöpünüzle burayı kirletmeyin lütfen. (Gece boyunca iki meze fazla satmak için bin takla atan mekan sahipleri, sabahın erken saatlerinde dükkanlarınızın önü nasıl bir çöp yığını oluyor farkında mısınız?)

Gümüşlük mekanları müştereğimizdir. O mekanların müdavimi olalım olmayalım, gidelim gitmeyelim onlara sahip çıkmalıyız.

"Şu masayı istiyorum, rezerve olması umrumda değil, çünkü ben çok para bırakacağım," diyen tatilci! Bu yazıyı okuduğunu sanmıyorum ama okursan sana çok para vereceğim, çünkü belli ki sadece bundan anlıyorsun. Ama bil ki parayla insanlık olmuyor be delikanlı!

Masaya ne geldiyse silip süpüren, karnı doyup sıra hesap ödemeye geldiğinde "Şu lezzetli değildi, bunun servisi kötüydü, öbürünü beğenmedim," diye indirim almaya çalışan cinfikirli müşteri! İtirazın varsa ekmeği salataya şamandıra yapmadan söyle. Hesap sırasındaki "numaraların" hak arayışı değil, hak yemek oluyor. Mekan sahiplerini köşeye sıkıştırmakta arama eğlenceyi.

Çocuklu aileler "önceliklidir" ama "ayrıcalıklı" değildir. Elbette hem mekandakiler, hem de diğer müşteriler çocuğunuzun yemeğinin-içeceğinin erken gelmesine, rahat etmesine gereken özeni gösterir. Önceliktir bu. Ama çocuğunuzun mekanda dilediğince koşuşturması, başka masaları rahatsız etmesi, tabletten açtığınız çizgi filmi bangır bangır dinlemesi "ayrıcalığına" sahip değilsiniz. Hoyrat eğlence anlayışınız için çocuğunuzu kullanmayın. (Yahu bir de düşünün, o çocuklar büyüyecek ve onlardan "eşitlik" bekleyeceğiz biz.)

"Gümüşlük'e gittik, eğlencenin dibine vurduk," diyen kahkaha makinaları. Ne güzeldir eğlenmek. Ama yan masada-şezlongta kitap okuyan adamın da çok eğlendiğini unutmayınız. (İsteyene kitap verebilirim, okumak eyleminin ne kadar eğlenceli olduğuna inanamayacaksınız.)

Gümüşlük denizi müştereğimizdir. Ama pet şişeler meselesine hiç girmeyeceğim. Dünya kendini yiyip bitirirken kimse denizleri kirletecek kadar salak değildir ne de olsa!

Gümüşlük geceleri müştereğimizdir. Hem eğlenmeyi, hem sessizliğin içinde kaybolmayı başaracağımız gecelerdir onlar. İyi müziğin, kötü müziği kovacağı geceler. Hepimize ait ve hiçbirimizin tekelinde değil.

Gümüşlük sohbetleri müştereğimizdir. Dedikodudan, boş lakırdıdan ve gevezelikten uzakta.

Baktım da uzun bir yazı olmuş. Gevezelik sevilmez. Kusura bakmayın, çenem düşüyor bazen. Sahil boyunca, elleri arkasında yürüyen huysuz amcalara döndüm. Beni bu hallere düşürenler utansın!

Gümüşlük hakkında yazmaya devam edeceğim.


Not: Müştereklerimiz konusunda benzersiz bir kitap tavsiye etmek isterim. İlgilenenlere. Jay Walljasper'in derlediği "Müştereklerimiz" Metis Yayınları etiketiyle piyasaya çıkmıştı. 

Siren İdemen ve Perec'le haşırneşir olmak

İKSV, vefatına kadar vakfın danışma kurulu üyesi olan Halman’ı anmak ve adını yaşatmak için  belki de ilk kez edebiyat alanında bir adım attı. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilki dün akşam Martı Otel’de düzenlenen törenle Siren İdemen’in oldu. İdemen, George Perec’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Karanlık Dükkân – 124 Rüya” kitabının çevirisiyle ödüle değer bulundu.

Törenden önce Siren İdemen’le  hem ödülü hem de çeviri dünyasının ruh halini konuştuk.


Kutlayarak başlamak isterim. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilk sahibi oldunuz. Tebrik ederim. Ödüllerin üretkenliğe katkı sağlayacağına inananlardan mısınız?

Teşekkür ederim. Evet, ödüllendirme genel olarak teşvik edici bir şey. Bir uğraşın, bir emeğin takdir edilmesi elbette üretkenliğe katkı sağlar. 

Perec tam bir dil ve düşünce cambazı. Bu çeviriyi yaparken sizi heyecanlandıran ve zorlayan noktalar nelerdi?

Ülke ve dünya gündeminden ötürü üzerimizden karabulutların eksik olmadığı günlerde Perec’le haşırneşir olmak, onun iç dünyasında, zihninin labirentlerinde ilerlemeye çalışmak heyecan vericiydi. Anlatımın sınırlarını zorladığı kelime, ses “cambazlıkları” çeviri açısından belli bir güçlüğü taşısa da bunların her birine çözümler bulmak aynı zamanda zevkli bir oyun gibiydi. Benim açımdan bu çevirinin daha büyük zorluğu metnin tamamı Perec’in önceki kitaplarına ve hayatına göndermelerle dolu olduğu için bunları atlamamaktı.  

Yayınevlerini, okurları ve edebiyat dünyasının bütün figürlerini kastederek soruyorum. Sizce biz çevirmenlere hak ettikleri değeri veriyor muyuz?

Bu soruya maalesef  olumlu yanıt verecek kimse olduğunu sanmıyorum. Ancak bu, kelimenin tam manasıyla karmaşık ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal devasa bir sorunun sonuçlarından biri. Birçok yayınevinin çevirmenle yaptığı sözleşme metinlerinin kendisi bile çevirmeni “aşağılar” niteliktedir.    

Bir de öbür tarafa geçip sorayım. Yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes çeviri yapabilir mi? Yani çevirmenler çeviriye hak ettiği değeri veriyor mu?

Bu soruya da olumlu yanıt vermek maalesef mümkün değil. Önceki soruyu yanıtlarken söylediğim gibi, bunlar çok girift, karmaşık bir büyük sorunun farklı veçheleri. Elbette “yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes” çeviri yapamaz. Yabancı dili ve anadilini çok iyi bilmek, biraz değil çok okumuş yazmış olmak da iyi bir çeviri için yeterli değil bence. Her yazarın kendine ait bir dili, bir sesi var. Bir yazarı çok iyi çeviren bir çevirmen, aynı dilde yazan bir başka yazarı çeviremeyebilir. Bir yazarın bir eserini iyi çevirip, aynı yazarın başka bir biçimde yazdığı bir metni de çeviremeyebilirsiniz, orada o sesi yakalayamayabilirsiniz.

Çeviriye verilen telif oranları yeterli mi sizce?

Telif oranları elbette yeterli değil. Ve çeviri yapmaya başladığım ‘80’li yıllara göre maalesef giderek düşüyor. Çoğu kitapta, diğer emek unsurlarını bir kenara bırakıp sırf harcadığınız zaman üzerinden düşündüğümüzde dahi aldığınız telif asgari ücreti bile bulmuyor. Ayrıca, telif ücretleri basılan kitap adedi ve satış fiyatı üzerinden hesaplandığından ortaya şöyle garip bir durum çıkıyor: çevirdiğiniz kitap ne kadar zorsa, sizi ne kadar çok uğraştırıyorsa, aldığınız ücret de o oranda düşüyor.    

Telif konusunu biraz da şundan sordum. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün hatırı sayılır bir maddi ödülü var. Bu ödül, önümüzdeki yıllarda çevirmenler dünyasına bir hareketlilik getirecek midir?

Maddi ödülün olması elbette teşvik edici bir unsur. Ama ödül alma ihtimali yaptığınız işin niteliğini değiştiremez herhalde.  Asıl önemli olan, çevirmenlerin emeklerinin karşılığını telif ücretleriyle alabilmesi.

Mutlaka çevirmek istediğiniz bir kitap var mı? Bir de mutlaka yabancı dillere çevrilmesini istediğiniz bir Türkçe edebiyat eseri var mı?

Keşke Sartre’ın binlerce sayfalık müthiş Flaubert biyografisini çevirmeye niyetlenebileceğim koşullar mevcut olsaydı.  Ayhan Geçgin’in romanlarının, özellikle de Son Adım’ın bütün dillere çevrilmesini arzu ederim.

Tekrar tebrik ederim. İlk yılın kazanını olmak çok değerli. Unutmadan, sizin aracılığınızla yayınevinize ve çeviri sürecine emek veren herkese de tebrikler.


Teşekkürler. Metis’e de ileteceğim tebriklerinizi.


"Asılı Adam" Ai Weiwei


Asılı Adam “Ai WeiWei’in Tutuklanışı” – Barnaby Martin

1989 yılında bugün, Tiananmen Meydanı’nda 2binden fazla öğrencinin ölümüyle sonuçlanan o müdahale gerçekleşmişti Çin’de. Dört tankın önüne tek başına dikilen o ‘Meçhul İsyancı’nın fotoğrafı çoğu kişinin belleğindedir. Peki gerçekten neler oldu Çin’de, son otuz yılda neler yaşandı? Weiwei meselesine, modern sanatlara ve hatta Çin’in dünyayla olan ilişkisine uzak olanlar için bile kaçırılmayacak bir okuma fırsatı. Barnaby Martin, bu zorlu konuyu, neredeyse çoksatan bir roman tadında aktarmayı bilmiş. Sanatçının babası Ai Quing’in Mao ile olan ilişkisinden, Weiwei’in sorgulanma ve tutukluluk sürecine, Çin’in dünya siyaset sahnesindeki yeni rolünden modern sanat pazarının oyunlarına uzanan bir anlatı. Sadece sanatçının düşünce alanıyla değil, bireysel özgürlüklerin sınırlarıyla ilgilenen herkesin okuması gerekiyor. (Haluk Barışcan çevirisiyle, Metis Yayınları’ndan)


Meraklı bir kedinin anıları

Deneyimlerini içtenlikle aktaran, anlatan insanları dinlemenin mutluluğu başkadır. Bilgi birikimlerini kafanıza kakmadan, üstünlük taslamadan, kibirli cümleler kurmadan, olduğu gibi yansıtırlar. Hele bir de bu insanların “hikâye etme” yetenekleri gelişmişse, sıradan gibi görünebilecek bir olay, büyülü bir anıya dönüşür. Üstelik, sizi de bu anının bir parçası haline getirmeyi başarmıştır anlatıcı.

Engin Geçtan böylesi anlatıcılardan. Doksanlı yılların ortasından başlayarak, sadece psikiyatri ilgililerinin değil edebiyatseverlerin de yakından tanıdığı, takipçisi olduğu bir isim. “Dersaadet’te Dans” ile başlayan kurmaca yolculuğunda, “Tren” ve “Mesela Saat Onda” gibi çok önemli duraklar var. Benim Geçtan’la tanışmam, çocuk yaşımda, psikoloji eğitimi alan ablamın hayran olduğu bir kitabı karıştırarak başlamıştı. Evet, o meşhur “İnsan Olmak”tan söz ediyorum. Küçük not defterime, kitaptan bir-iki cümle kaydetmenin, büyüme sürecimi hızlandıracağına inanırdım. Bilimsel bir konuda bile, çocuk yaşımda anlayabileceğim şeffaflıkta cümlelerle karşılaşmak iyi geliyordu sanırım. Geçtan Hoca, lafı evirip çevirmeden, doğrudan ve sade anlatımıyla, bilgi birikimini herkese taşıyordu. Yıllar sonra anılar çerçevesinde kaleme alınmış anlatısı “Rastgele Ben” ile karşılaşınca, aklıma gelen ilk kelime ‘sadelik’ oldu. Sade ve içten bir anlatımın, okura nasıl şık bir davetiye çıkardığını görmüş oldum bir kez daha.


Dört bölüm-anlatıdan oluşuyor Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı çalışması. Bir Zamanlar Amerika’da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia più bella ve Matriks ya da Apocalypse Now. Ellili yılların Amerika’sıyla başlayan ve günümüzle ilişkisini hiç koparmadan akan anılarında, yüksek sesle konuşmaya gereksinim duymadan, çok sayıda konuya dokunuyor Geçtan. Bilim dünyası, Amerikan rüyası, sosyal ilişkiler, göçmenlik, doğu-batı karşılaştırması, sistemle hesaplaşma ve dahası, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkıyor. “Pek çok insan seyahatlerinden hikâyelerle değil bilgiyle döndükleri için mutlu, bana göre ise bir serüveni oluşturan hikâyelerdir bilgi,” diyen yazar, yaşadıklarını bilgiye dönüştürüp hikâyesini arka plana atmamaya özen gösteriyor. Bu bakış açısı, doğal olarak, okuru da yaşananların bir parçası haline getiriyor.

Önceleri “saçları jöleli ve kâküllü, tipsiz bir oğlan” olarak gördüğü Elvis Presley’in sonradan nasıl hayranı olduğunu itiraf edecek kadar dürüst, Amerika’daki hastane yaşamında insanın sisteme yenik düştüğü anları gösterecek kadar kendinden emin bir anlatıcı var karşımızda. Amerikan Rüyası’nın yaldızını kazıyınca, altından çıkanları, yaşanmışlıkların üstünden okumak kadar zihin açıcı bir deneyim olamaz. Buradaki yaşanmışlık vurgusu önemli kanımca, Engin Geçtan da “Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur,” diyor zaten.

“Rastgele Ben”, bütün anıları hissettirmeden bugüne taşıma yeteneğiyle de dikkat çekici bir kitap. Amerika yolculuğu öncesinde yaşadığı bürokratik sancıları anlatırken yaptığı yorum, bir toplumun ruh halini yansıtması açısından önemli örneğin: “...kültürümüzde başarının da cezalandırılmak istendiği oluyor. Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan ifadesi. (...) Buyrukların korunağına sığınıp onlara biat eden kitleler tabii ki hâlâ var.”

Ellili yılların tutucu Amerika’sından aniden Mad Men dizisine geçtiğimiz, Yunan tragedyalarından toplumsal psikiyatriye bir çizgi çektiğimiz satırlarda, ne yaparsak yapalım “çocuk yetişkinlerden oluşan bir toplum olmanın sürüklenmelerinden”kurtulamayacağımızı imlerken, psiko-sosyo-politik alanda debelenip durmamızın dinamiklerini o kadar anlaşılır bir şekilde sıralıyor ki Engin Geçtan, bugünle yüzleşmek daha da kaçınılmaz bir hal alıyor: “Can sıkıcı bir durumlar karşılaştığımızda, onunla baş etmek yerine geçiştirmeye çalışmak, doğrudan sorumluluğumuz olan konularda sorumluyu sürekli kendi dışımızda aramak, yüzeysel sloganlar edinip kendimizi entelektüel sanmak, başkalarından daha akıllı olduğumuza inanmak...”


Nasıl? Hepsi tanıdık geldi değil mi? Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı anlatısı, sadece geçen yüzyılın dünya dinamiklerini anıları izinde takip etmek için değil, bugünü anlamak için de ıskalanmaması gereken bir kitap.

Kategori

Kategori