Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Redd: "Mükemmel Boşluk bir duygu tahliyesi albümü"

Stanislaw Lem’in zeka dolu kitabı ‘Mükemmel Boşluk’ varolmayan kitaplar üstüne yazılmış eleştiri yazılarından oluşur. Bir yanıyla sert, bir yanıyla alaycı bir kitaptır.

Redd, altıncı stüdyo albümlerinin adını biraz dünyanın halinden, biraz da bu kitaptan alıyor. Tıpkı albümün adında olduğu gibi, söz-müzik ilişkisinde de bir ‘ters köşe’ durumu var. Karanlık, depresif, hesaplaşan sözler ve dinleyenin kıpır kıpır olmasını sağlayan bir müzik. Dinlerken gözünüzün önüne bir pagan ayini gelebilir. Dünyaya bakış açıları ne olursa olsun, ateşin çevresinde toplanmayı başaran insanlar. Kötü duyguları, kavgaları, hastalığı, hatta ölümü kovmak için hem içlerinden geleni söylüyorlar hem de kendilerinden geçercesine dans ediyorlar.



Albümü Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Özgümüş ile konuştuk. Bu söyleşiyi geçen hafta yaptık. İçimizi yakan Ankara saldırısı öncesinde. Aslında yine bir yanda ‘birlik’ mesajlarının verildiği, bir yanda ise nefret cümlelerinin havada uçuştuğu günlerdi. Ama ölümlerin üstünden bile nefret cümleleri kuruldukça canı daha fazla acıyor insanın. Ülkenin damarlarına ölüm zerk edilmişken, daha da yakıyor bu soru: Biz ne zaman bu kadar acımasız olduk?

Redd üyeleri haklı: “Kendimizi tekrar keşfetmemiz lazım.”

Yaşadığımız hayal kırıklıklarından arınmak istedik

Bu albümü hazırlarken gündemin kalbine doğru mu gitmek istediniz, kapıyı kapatıp meseleleri dışarıda bırakmak mı?

Doğan: ‘Hayat Kaçık Bir Uykudur’ sırasında bütün sosyal medya hesaplarımı kapatıp İsviçre’ye gitmiş, bir süre uzaklaşmayı tercih etmiştim. Ama sen ne kadar kapatmaya-uzaklaşmaya çalışırsan çalış, o kötü haberler seni mutlaka buluyor. Dolayısıyla gündemden uzak kalamamıştım. Sonuçta ‘telveD litaK’ gibi, ‘Ellerini Kaldır’ gibi şarkılar oldu o albümde. Gündem o kadar yıpratıyor ve yoruyor ki, en basit duygularımızı bile ifade etmekte güçlük çeker hale geliyoruz. Her şeyi bilinçaltına atmaya başlıyoruz. Yaşadığımız bütün duygusal travmalar, orada bir yerde birikiyor. Bu albümde, o birikenleri boşaltmak istedik. Hiçbir şeyden uzak durmadan, sosyal medyayı kendi sınırları içinde bırakarak iç dünyamızı anlatma derdindeydik bu kez. Arka plandaki sıkıntılardan, hayal kırıklıklarından, umutsuzluklardan arınmak, orada bir boşluk yaratmak istedik.

Mükemmel Boşluk...

Doğan: Evet.

Bir boşluğun mükemmel olma hali. Tersine bir ilişki var bu tanımda. Şarkı sözleriyle, müziğin ilişkisinde olduğu gibi...

Berke: Bu tersine denge bizi çok ilgilendiriyordu. Bu hissi verdiysek, amacımıza ulaşmışız demektir.

Doğan: Bir gün Karaköy’e gittim. Bir adam gördüm orada. Evsizlere benziyordu. Sarhoş gibiydi. Kulağında kulaklık, kendinden geçmiş dans ediyordu. ‘Boşlukta Dans’ ilk başta İngilizce yazdığım bir şarkıydı. Türkçe sözleri o görüntü sayesinde oluştu. Bu dramatik sahne çok şey anlattı bana. Hepimizi delirten bir gündem var gerçekten. Kim bilir o adamı ne delirtmişti? “Yaşıyorum sadece ölmek için” sözleri o adamın görüntüsüyle geldi bana.

Berke: Sözler karanlık ama müziği duyunca ister istemez dans etmeye başlıyorsunuz.

Doğan: Bu albümdeki ayin duygusunu veren şey, synthesizer’ların elektronik müzik içindeki klasik tavrı bence. Bu tavır rock müzik tınılarıyla birleşince değişik bir ses yakalamış olduk.

En büyük direnç kendimizi tekrar keşfetmemizle başlayacak

Doğan şarkıları getirdiğinde, siz nasıl hissettiniz?

Güneş: Aslında hepimiz gitmek istediğimiz yeri biliyorduk. Doğan’ın bu şarkılardaki bakış açısı bize çok iyi geldi. Hatta bir iki yerde, doğrudan gündeme girip girmemek konusunda konuştuk aramızda. Ama sonuçta, hepimizin istediği bir çerçevede oluştu şarkılar.

Doğan: Nasıl bir albüm yapacağımız kadar, duygularımızı nasıl tahliye edeceğimiz önemliydi bizim için. Bu bir ‘duygu tahliyesi’ albümü. Herkes kendini o kadar unuttu ki... Herkes bir başkasının derdinin peşine düştü. Şu anda Türkiye’nin tek gündemi ‘başkanlık’. Bütün ülke başkanlığı yaşıyor, bütün nedenler başkanlık üstüne. Her konu oraya çıkıyor. Hatta dünya da bunu yaşamak zorunda kalıyor.

Güneş: Tam da bu nedenle biraz kendimize dönmek istedik. Çünkü en büyük direnç, kendimizi tekrar keşfettiğimizde başlayacak.

En büyük meselemiz oto-sansür

Sözler, mutsuzlukla yaşamayı ve bundan beslenmeyi tercih eden bir bireyle buluşturuyor bizi. Zamana teslim olmuş bir anlatıcı mı, olgunlaşmış bir anlatıcı mı var karşımızda?

Doğan: Türkiye’de en önemli konulardan biri oto-sansür. İstediğin gibi yazmak çok zor bu coğrafyada. Bu albüm duygusal olarak oto-sansürsüz bir albüm. Nick Cave’in “Bunny Munro’nun Ölümü” romanını okurken, oradaki özgürlüğü görünce düşünmüştüm bu konuyu. Bizim müziğimizin de, edebiyatımızın da, sinemamızın da en büyük meselesi oto-sansür.

Yalnızlıkla da hesaplaşan bir albüm. Bir yalnızlaşma çağında olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?

Güneş: Yalnız kalamıyoruz ama yalnızlaşıyoruz. Yoksa yalnız kalayım, bir düşünceye odaklanayım gibi bir lüksümüz olamıyor artık.

Berke: Artık insanlar yalnızlığı, birey olma halini doyana kadar yaşayamıyorlar.

Doğan: Kaçımız kendi kendimize konuşmaya başladık? Bunu iyice düşünmek lazım. Eğer kendi kendimize konuşma noktasına geldiysek, yalnızlığımızı sağlıksız bir şekilde yaşıyoruz demektir.

Sextronot’taki geri sayım ve ‘Space Oditty’. David Bowie sizin için ne ifade eder?

Güneş: Bowie bir ikon kırıcı. Bizim için çok şey ifade ediyor. Bu şarkıyı o hayattayken yapmıştık ve elbette bir saygı duruşu var. Hayatta olmasını ve bu şarkıyı ona yollamayı çok isterdik.

Doğan: Albümde başka referanslar da var. Şarkılardan birinin içinde ‘Shine on You Crazy Diamond’a selam gizli örneğin.

Albümde bir de Laurie Anderson imzası var. O nasıl dahil oldu?

Doğan: O şarkıyı yaparken kafamda bir düzenleme vardı. Şarkının arasında bir şeyler anlatılmasını istedim. Laurie Anderson’un sesini şarkıya koyunca anlam derinleşti. Hepimiz çok memnun kaldık. İngilizce olsun mu, olmasın mı tartışması kısa sürdü, çünkü çok yakıştı şarkıya. Güneş yazıştı ve izin aldı. Sorgusuz, sualsiz izin verdi. Hiçbir şey istemedi bizden.

Dinledi mi şarkıyı?

Berke: Yollayacağız elbette. Bakalım nasıl bulacak?

Üretici kısmındaki ahlaksızlığa dur demeliyiz

Albüm çıktı. Şimdi konserler gelecek. Ama bir yandan da konser mekanları, festivaller konusu da sorunlu. Müzik piyasasının durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğan: Herkes aynı derecede cesur olamıyor. Herkesin sorumlulukları farklı. Geçen süreçte bazı insanlar sektörün yeni dinamiklerine teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olmak zorunda bırakılma duygusu çok kötü. “Ya taraf, ya bertaraf olursun’ lafı bütün sektörleri etkiledi. Festivallerde, etkinliklerde, belediye konserlerinde hep aynı durumu yaşıyorsun. Seçeneklerin belli; ya susacaksın-rengini belli etmeyeceksin. Ya konuşacaksın. Ya da istenilen seçenekte konuşacaksın. Bir de her şeyin üstünde bir popülerliği olan, zamana göre sürekli şekil değiştirme yetenekleri olanlar var tabii.



Peki internet kullanım hızının bu kadar arttığı bir dönemin sizin sektöre yansımaları nasıl?

Doğan: Türkiye’de sistem henüz oturmadığı için çok kaçak var. Kültür sanatla ilişkimiz konusunda daha çok yol almamız lazım. Ayrıca ekonomik koşulları da görmezden gelemeyiz. Ama yine de dinleyicinin de biraz daha hassas davranması gerekiyor. Biz üretime odaklıyız. İşin tüketim kısmını düşünürsek çok zorlanırız..

Güneş: Bence asıl sorgulamamız gereken üretici kısmındaki ahlaksızlık. Bir bakıyorsun 65 milyon izlenme, 150 milyon izlenme. Türkiye’deki internet kullanıcısı rakamları belli. Türkiye’de insanların YouTube üzerinde ne kadar müzik dinlediği belli. Coldplay’in bir şarkısıyla Türkiye’den bir müzisyenin aynı izlenme oranlarına sahip olması eşyanın tabiatına aykırı. Dinleyici biraz daha hassas olabilir, tamam. Yine de oradaki ekonomik durumu görmüyor değiliz. Ama bu sahte rakamlardan beslenenlere anlayış göstermek mümkün değil.

Berke: Aynı oranlar demeyelim. Coldplay’i, Rhianna’yı sollayanlar var...

Keyifli bir yalnızlık

Müzik piyasasında on yılı geride bıraktınız. Bu on yılın ardından kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Doğan: Bu soruyu sorduğuna göre, yalnız olduğumuzu düşünüyorsun. Biz de farklı düşünmüyoruz.

Güneş: İlk başladığımızda kimleri örnek alıyorsunuz diye sordular. Biz sadece albüm yapmaya çalışıyorduk oysa. Hiçbir yapının içinde olmadan, kendi müziğimizi yapmak istedik. Bundan dolayı bizi kibirli görenler olabilir. Bu durum yalnızlaştırıyor, yapacak bir şey yok. Sonuçta bu keyifli bir yalnızlık.
Siyasetçiler sanatçıların arkasında oturduğunda

Siyasetçiler sanatçıların arkasında oturduğunda


“Siyasetçiler, sanatçıların arkasında oturmayı öğrendiğinde daha iyi bir ülke olacağız.”

Ankara Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen söyledi bu sözleri.

6. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri törenindeki kısa konuşmasından akılda kalıcı bir cümleydi bu.

Taşdelen, yılların usta oyuncusu Gülgün Kutlu'ya Onur Ödülü vermek için sahneye geldi. Ödülü vermeden önce törenlerin o çok bildik siyasetçi konuşmalarından birini yapmadı. Onur Ödülü vereceği Gülgün Kutlu'yu ve törene onu alkışlamak için gelenleri bekletmedi.

Gülgün Kutlu’nun duygu yüklü konuşmasından sonra biraz da zorla mikrofon başına geçti Çankaya Belediye Başkanı. Cumhuriyetin ve Atatürk’ün Ankara’sında sanatçıların karşısında olmaktan dolayı onur duyduğunu söyledi önce. Sonra da “Katıldığım bütün törenlerde şunu düşünürüm. Ne zaman ki protokolde sanatçılar biz siyasetçilerin önünde oturur, işte o zaman sanat ve sanatçı değerini bulmuş demektir. İşte o zaman daha iyi bir ülke olmaya başlayacağız.”

Biliyorum, ülkemizde ve dünyada konuşacak çok daha önemli konular var. Kimseden bu sözlere yoğunlaşmasını bekleyemem. Ama yine de bir dakika durup düşünmekte fayda var...

Kısa süre önce Berlin Filarmoni’nin o ünlü Yılbaşı Konseri’ne giden bir gazeteci arkadaşım, salonun ortalarında bir koltukta, üstelik kendisinden iki sıra arkada konserin başlamasını bekleyen Angela Merkel’i anlattığında düşünmüştüm bunları. Çevresinde korumalar, koşturan bürokratlar olmadan salona giren bir siyasetçi. Konser bitiminde korumaların halkı iterek yol açmasına ihtiyaç duymayan, sırasını bekleyerek salondan çıkan bir dünya lideri.

Yurt dışında devlet desteğiyle, belediye sponsorluğuyla düzenlenen festivallere-etkinliklere tanık olduğumda da düşünürüm bunları. Belediye başkanlarının sahneye çıkıp bir çeşit seçim konuşması yapmadığı, sponsorların tek tek alkışlatılmadığı, ön üç sıranın siyasetçiler ve akrabalarıyla doldurulmadığı törenlerde.

Yerel yönetimlerin basına servis ettiği açılış fotoğraflarını gördüğümde düşünürüm bunları. Diyelim ki bir sergiyse açılışı yapılan, eserlerden çok başkanların fotoğrafı gönderilir gazetelere. Sanatı desteklemekle övünen başkanın tam ortaya yerleştirildiği, ‘himayesindeki sanatçıların’ sağa sola yerleştirildiği bir fotoğraf.

Elbette Türkiye ve dünya terör batağındayken, siyasetçilerin geride durmayı başarabileceği bir dünyanın hayaliyle cümleler kurmak, çoğu kişiye yersiz-gereksiz ve romantik gelecektir.


Yine de kısa bir süre...


Yarım kalmış bir yazı

Okuduğunuz yazı, o üç noktaya geldiğim sırada yarım kaldı. Radikal için yazıyordum bu yazıyı. Eğer gazete basılı halinden sonra, internet ortamında da kapatılmamış olsaydı, 23 Mart tarihinde okuyacaktınız bu yazıyı. Daha doğrusu yazının tamamını. Buraya koymadan önce bitirmek gelmedi içimden. Hatta, yazıyı okuyup yapmam gereken kontrolleri, düzeltmeleri bile yapmadım. Olduğu gibi koydum buraya. Hatasıyla, sevabıyla.

Radikal'de hatamla-sevabımla yazdım. O yolculuk, bu yarım kalmış yazıyla bitmiş oldu. Okuyanlara teşekkür ederim.

Radikal'e Veda

Akşamüstü saatlerinde bilgisayar başında, yarın Radikal'de yayınlanacak yazımı yazıyordum.

Bilen biliyor, Çarşamba günleri yayınlanıyor yazım. Yayınlanıyordu.

Eskilerin deyimiyle bir köşem vardı Radikal'de. İnternet gazeteciliğinde, yazım 'güncelleniyor' demek gerekiyor sanırım. Gerekiyordu.

Tam yazının ortalarındayken bir mesaj geldi: Radikal kapandı.

Bu kadar kısa ve net: Radikal kapandı.

Gazeteden arkadaşları aradım, eşe dosta telefon ettim, sosyal medyanın altını üstüne getirdim. Haber doğruydu. Kağıttan dijitale geçen Radikal, oradaki yolculuğunu da tamamlamıştı. Basılıdan dijitale geçerken "Bize ayrılan kağıdın sonuna geldik" manşetini atmıştı gazete. Artık bize ayrılan 'com.tr'nin de sonuna gelmiştik.


Kimileri sever ve takip ederdi Radikal'i. Kimileri sevmezdi. Geçen yıllarla gazetede yaşanan değişimi, dalgalanmayı reddedenler de olmuştu. Özellikle son yıllarda, küçülmek zorunda kalmasıyla (bırakılmasıyla), çok sayıda değerli gazetecisine veda etmişti Radikal. Veda etmişti romantik bir anlatım oldu, özür dilerim. İşten çıkarılmıştı yılların gazetecileri. Bu değişimle Radikal'den kopanların sayısı da artmıştı.

Ama ne olursa olsun, herkesin ucundan kıyısından dönüp baktığı, yok sayamadığı bir gazeteydi. Dedim ya, seven de nefret eden de vardı. Ama sonuçta herkes için bir Radikal vardı.

Yıllar içinde söyleşiler yaptım gazete için, yazılar yazdım. Son döneminde de bir köşem oldu. O köşedeki ilk yazımın başlığı 'Yumruk' idi. tarih: 4 Nisan 2014. Son yazının başlığı bende kalacak.

Başladıktan sonra bir gün bile aksatmadım yazılarımı. Sadece bir kere geciktirdim. Bir kere de sayfa editörünün bir dalgınlığıyla Çarşamba yerine Perşembe yayınlandı yazım. Çalışkan ve başarılı mıydım bilemem, ama düzenli bir öğrencisi oldum Radikal okulunun.

Gazetemin daha net olmasını istediğim zamanlar oldu. Hiç çekinemden konuştum bunu gazetedekilerle. Oradaki arkadaşlarım bir gün olsun 'geçiştirmedi' beni.

Tam bu yazıyı yazarken resmi veda yazısı geldi. Biraz kırıldım, bozuldum bu duruma. Çünkü bize bir veda yazısı yazma hakkı bile verilmedi. Gerçi ne yalan söyleyeyim, sevmem veda yazılarını-vedaları. Yaşlandıkça duygusallaşacağıma katılaşıyorum. Çiçekli-böcekli veda yazılarındansa Fil Uçuşu'na sığınıp "Kovulduk" demek daha iyi. Çünkü gerçek bu.

Birkaç dost telefon etti. (Tam sayı vereyim, dört kişi aradı.) Birkaç mesaj vardı. (Tam sayı vereyim, beş mesaj aldım.) Sosyal medyadan üzüntüsünü paylaşanlar oldu. Hepsine teşekkür ediyorum. Böyle zamanlarda omuz görmek, hala değerli.

Olayın bir de şu boyutu var. Çok, ama çok uzun zamandır Fil Uçuşu'nu ihmal ediyordum. Artık daha fazla yazacağım buraya. Kendi yağımda kavrulacağım. Bitişleri başlangıca çevirmeyi bilmeli insan.

Sonunda Radikal'in yolculuğu bitti. Okuru ve yazarı olarak bana çok şey öğreten gazeteci arkadaşlarıma ve elbette bütün okurlarına teşekkür ederim.

Şimdi veda zamanı...



Siren İdemen ve Perec'le haşırneşir olmak

İKSV, vefatına kadar vakfın danışma kurulu üyesi olan Halman’ı anmak ve adını yaşatmak için  belki de ilk kez edebiyat alanında bir adım attı. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilki dün akşam Martı Otel’de düzenlenen törenle Siren İdemen’in oldu. İdemen, George Perec’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Karanlık Dükkân – 124 Rüya” kitabının çevirisiyle ödüle değer bulundu.

Törenden önce Siren İdemen’le  hem ödülü hem de çeviri dünyasının ruh halini konuştuk.


Kutlayarak başlamak isterim. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilk sahibi oldunuz. Tebrik ederim. Ödüllerin üretkenliğe katkı sağlayacağına inananlardan mısınız?

Teşekkür ederim. Evet, ödüllendirme genel olarak teşvik edici bir şey. Bir uğraşın, bir emeğin takdir edilmesi elbette üretkenliğe katkı sağlar. 

Perec tam bir dil ve düşünce cambazı. Bu çeviriyi yaparken sizi heyecanlandıran ve zorlayan noktalar nelerdi?

Ülke ve dünya gündeminden ötürü üzerimizden karabulutların eksik olmadığı günlerde Perec’le haşırneşir olmak, onun iç dünyasında, zihninin labirentlerinde ilerlemeye çalışmak heyecan vericiydi. Anlatımın sınırlarını zorladığı kelime, ses “cambazlıkları” çeviri açısından belli bir güçlüğü taşısa da bunların her birine çözümler bulmak aynı zamanda zevkli bir oyun gibiydi. Benim açımdan bu çevirinin daha büyük zorluğu metnin tamamı Perec’in önceki kitaplarına ve hayatına göndermelerle dolu olduğu için bunları atlamamaktı.  

Yayınevlerini, okurları ve edebiyat dünyasının bütün figürlerini kastederek soruyorum. Sizce biz çevirmenlere hak ettikleri değeri veriyor muyuz?

Bu soruya maalesef  olumlu yanıt verecek kimse olduğunu sanmıyorum. Ancak bu, kelimenin tam manasıyla karmaşık ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal devasa bir sorunun sonuçlarından biri. Birçok yayınevinin çevirmenle yaptığı sözleşme metinlerinin kendisi bile çevirmeni “aşağılar” niteliktedir.    

Bir de öbür tarafa geçip sorayım. Yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes çeviri yapabilir mi? Yani çevirmenler çeviriye hak ettiği değeri veriyor mu?

Bu soruya da olumlu yanıt vermek maalesef mümkün değil. Önceki soruyu yanıtlarken söylediğim gibi, bunlar çok girift, karmaşık bir büyük sorunun farklı veçheleri. Elbette “yabancı bir dili bilen, eh biraz da okumuş yazmışlığı olan herkes” çeviri yapamaz. Yabancı dili ve anadilini çok iyi bilmek, biraz değil çok okumuş yazmış olmak da iyi bir çeviri için yeterli değil bence. Her yazarın kendine ait bir dili, bir sesi var. Bir yazarı çok iyi çeviren bir çevirmen, aynı dilde yazan bir başka yazarı çeviremeyebilir. Bir yazarın bir eserini iyi çevirip, aynı yazarın başka bir biçimde yazdığı bir metni de çeviremeyebilirsiniz, orada o sesi yakalayamayabilirsiniz.

Çeviriye verilen telif oranları yeterli mi sizce?

Telif oranları elbette yeterli değil. Ve çeviri yapmaya başladığım ‘80’li yıllara göre maalesef giderek düşüyor. Çoğu kitapta, diğer emek unsurlarını bir kenara bırakıp sırf harcadığınız zaman üzerinden düşündüğümüzde dahi aldığınız telif asgari ücreti bile bulmuyor. Ayrıca, telif ücretleri basılan kitap adedi ve satış fiyatı üzerinden hesaplandığından ortaya şöyle garip bir durum çıkıyor: çevirdiğiniz kitap ne kadar zorsa, sizi ne kadar çok uğraştırıyorsa, aldığınız ücret de o oranda düşüyor.    

Telif konusunu biraz da şundan sordum. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün hatırı sayılır bir maddi ödülü var. Bu ödül, önümüzdeki yıllarda çevirmenler dünyasına bir hareketlilik getirecek midir?

Maddi ödülün olması elbette teşvik edici bir unsur. Ama ödül alma ihtimali yaptığınız işin niteliğini değiştiremez herhalde.  Asıl önemli olan, çevirmenlerin emeklerinin karşılığını telif ücretleriyle alabilmesi.

Mutlaka çevirmek istediğiniz bir kitap var mı? Bir de mutlaka yabancı dillere çevrilmesini istediğiniz bir Türkçe edebiyat eseri var mı?

Keşke Sartre’ın binlerce sayfalık müthiş Flaubert biyografisini çevirmeye niyetlenebileceğim koşullar mevcut olsaydı.  Ayhan Geçgin’in romanlarının, özellikle de Son Adım’ın bütün dillere çevrilmesini arzu ederim.

Tekrar tebrik ederim. İlk yılın kazanını olmak çok değerli. Unutmadan, sizin aracılığınızla yayınevinize ve çeviri sürecine emek veren herkese de tebrikler.


Teşekkürler. Metis’e de ileteceğim tebriklerinizi.


Dino Buzzati ve içimizdeki canavar Colombre

Kanat Atkaya, 5 Kasım tarihli Hürriyet'teki köşesinde Colombre'yi yazdı. Colombre... Dünyanın tüm denizlerindeki tüm denizcilerin en korktuğu yaratık. Kurnaz, korkunç, yılmak bilmeyen bir köpekbalığı. Kimsenin bilmediği bir nedenle kurbanını seçen, ömrü boyunca onun peşinden giden ve günü gelince onu 'yutan' bir canavar. Belki de yarattığı bu korku duygusuyla, kurbanının aklına ilk düştüğü gün zaten onu 'yutmuş' olan Colombre.

Hepimiz sırtımızda bir Colombre'yle yaşıyoruz. Kendi canavarımızı kendimiz yaratıyoruz. Boş inançlarımızla, hırslarımızla, öfkemizle, sevgisizliğimize, nefretimizle...

Dino Buzzati, bu kısacık öyküsünü İtalya'da faşizmin iyice yükseldiği günlerde yazmış. Faşist iktidarın, düşmanlıklar ve bayrağa yönelik tehditler üstünden bir korku evreni yarattığı günler. Sınırdaki bir kışlada hiç gelemeyen düşmanı bekleyen askerleri anlattığı benzersiz romanı Tatar Çölü'nü de yazdığı günler.

Kanat, Colombre'den açınca kapıyı, ben de aynı kitaptaki bir başka kısa öyküye uğrayayım dedim: 1980 Dersi.

"Bitmek bilmeyen çekişmelerden bıkıp usanan yüce Tanrı insanları uygun biçimde cezalandırmaya karar verdi."

Böyle başlıyor Dino Buzzati'nin öyküsü. Yazıldığı yılların 40'lı yıllar olduğunu unutmadan devam edelim.

Tanrı'nın cezalandırması 31 Aralık 1979 Salı günü, Sovyetler liderinin beklenmedik ölümüyle başlıyor. (Harika bir gelecek vizyonu yapan Buzzati, yine de Sovyetler'in dağılacağını öngörememiş demek ki...)

Tam da Komünist Blok ile Batı Blok'u arasında, Ay üzerindeki Kopernik Krateri'ni sahiplenme çekişmesi yaşanırken Sovyetler liderin ölümü Amerika'yı güçlendirecek diyenler yanılıyor. Çünkü bir sonraki Salı gecesi, yani 7 Aralık 1980 gecesi bu kez ABD Başkanı 'küt diye' ölüyor. Bir anda sarsılıyor dünya; gizli bir örgütün işi mi, uzaylılar mı saldırıyor, yoksa gerçekten 'Tanrı'nın adaleti' mi?

Bir sonraki Salı, ölen ABD Başkanı'nın yerine geçen başkan yardımcısı dünya değiştiriyor. Bu ölüm, uzmanları harekete geçiriyor ve bu korkunç olayların mekanizmasını çözüyorlar: "Yüce bir yetki o anda dünyadaki en yüksek makamda oturan kişiyi seçip hayatına son veriyordu."

Dünyanın bütün güçlü insanlarını bir korku sarıyor. Kopernik Krateri falan unutuluyor tabii. Bir sonraki Salı gecesi, Çin Başkanı, benim canımı Tanrı alamaz, kendi canımı kendim alırım diyerek intihar ediyor.

Öyküsü boyunca kurmaca isimler kullanan Buzzati, bir tek De Gaulle'ün hala yaşıyor olacağı fantezisini kurmuş. Ama Tanrı, De Gaulle'ü güçlü liderler arasında görmüyor olacak ki, canını almıyor. Belki de onu görmezden gelerek bir 'tevazu' dersi vermeyi amaçlıyor.
 
"En güçlü olan ölür" yasası, herkesi iktidar olma duygusundan ve yüksek makamlardan uzaklaştırıyor. Siyasetle başlayan "Salı ölümleri", endüstriye ve finansa sıçrıyor. Korku, başkanlık koltuklarını boşaltıyor. Tek adamlar, benim dediğim olur'cular, güç bende-söz bende'ciler dünya sahnesinden bir bir çekiliyor.

Şöyle devam ediyor öykü:

"Birkaç ay sonra ortada ne bir diktatör, ne hükümet Başkan'ı, ne büyük parti önderi ne de bir endüstri devi kalmıştı. Ne harika bir şeydi bu böyle! Hepsi istifa etmişti. Ulusların ve kuruluşların yönetimini birçok addan oluşan kurullar üstlenmişti ve bu kurullarda görev alanlar bir diğerinin önüne geçmemek için büyük dikkat harcıyordu. Dünyanın en varlıklı insanları da biriktirmiş oldukları müthiş servetlerini büyük hayır kuruluşlarına, toplumsal ve sanatsal etkinliklere bağışlıyorlardı."

Büyük güçlerin başkanlarından başlayıp ünlü televizyon sunucularına kadar uzanan bir 'yetki çılgınlığı' budaması yaşıyor dünya 1980 Dersi’nde. Şöyle diyor Dino Buzzati: "Yetkiye duyulan ihtiras ve egemenlik manyaklığı son bulmuş, barış ve adalet kendiliğinden dört bir tarafa yayılmıştı."

Kırklı yılların sonuna doğru, ülkesindeki faşizmin yıkıcılığını, savaşın vahşetini, ölümleri, atom bombasını, Soğuk Savaş'ın paranoyak ruh halini görmüş bir İtalyan yazardan, kısacık bir öykü 1980 Dersi.

Gazeteciliğe Corriere della sera gazetesinde başlayan ve yaşamı boyunca bu gazetede çalışan Buzzati, belki de bu öyküsünü gazetesinde yayınladı ilk olarak.  Bilmiyorum. Ama bugün Türkiye'de böyle bir durum söz konusu değil, bunu biliyorum. Böyle bir öykü yazmak mümkün elbette. Hadi diyelim ki yayınlayacak cesur bir gazete de buldunuz. Sonrasında neler olacağını tahmin edebilirsiniz.

Yine de kim hangi 'mahalle'de yaşarsa yaşasın, bildiği gibi yazmaya-üretmeye devam edecek. Önemli olan bu üretimleri mercek altına alacak olanların da 'mahalle' ayrımı yapmaması.

Colombre ile başladık, onunla bitirelim. Ömrümüz boyunca peşimizden koşan bir canavarın varlığıyla mı yaşamak istiyoruz? Peşimizden gelen duyguların kendi yarattığımız korkular olabileceğini düşünüyor muyuz hiç? Muktedirin önünde diz çökmek sevgiden mi, korkudan mi? Ya da diz çökmeden yaşanmaz mı?

Hala seçimlerimizi kendimiz mi yapıyoruz?
Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Dün Radikal'de "Müzik susmaz, sanat susmaz!" başlığıyla bir yazı yazdım.

Yazının hikayesi şudur: Yavuz Çetin'in ilk albümü plak formatında basıldı, Mavi Sakal yıllar sonra bir araya geldi, ben de bunların heyecanıyla yazmaya oturdum. Ama daha ilk satırlarda kendime çeki düzen verme ihtiyacı hissettim. Ülkenin içine sürüklendiği engebeli yollarda hepimiz düşe kalka ilerlemeye çalışılırken, birileri "Müzik sussun!" diyordu.

Neden? Çünkü müzik eğlenceliydi.

Kimileri müziğin sadece 'eğlence' olmadığını, acıdan kahkahaya her duygunun müzikle sarıldığını söylediler. Biraz savunma gibiydi bu karşı duruş. Oysa bence savunmaya falan ihtiyacı yok müziğin. Eğlencelidir, doğru. Hüzünlü olduğu kadar eğlencelidir ve birlik duygusu sadece hüzünden değil, omuz omuza eğlenebilmekten de geçer.

Dünya 'biz' dediğimiz kitleden oluşmuyor. Kimileri ölümün arkasından ağıt yakıyor, kimileri dans ediyor. Acıyı her yerinden çekiştirip, her sahada yarıştırdığımız yetmiyor. Acı bile "biz" gibi yaşanmalı. (Bunu sevincini havaya kurşun sıkarak yaşayanlar söyleyince tuhaf oluyor ama oralara girmeyeceğim.)

Bu yazı birilerine tuhaf gelecek. Doğru. Çünkü bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Televizyondaki evlilik programlarına siyah tişörtle çıkmanın, beyin uyutan dizilerin yeni sezonlarına yanar döner başlangıçlar yapmanın, reklamlarda çocukların sömürülmesinin, eğlence programlarında timsah gözyaşları döküp hemen ardından reyting avcılığı yapmanın, televizyonda ne kadar yas tutulacağına 'merkez'in karar vermesinin normal olduğu bir devirde, bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Gündüz ticaretini yapıp, gece elinde kibrit baskına çıkanların acısı değil bu. Herkesin acısı.

"Sanatı, müziği susturun," diyenin acısı değil bu. Dünyayı o müzikle, sanatla anlayanın da acısı.

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar biliyor musunuz? İktidar sofralarında diz çökenlerden, "ben işime bakarım"cılardan, yanar dönerlerden söz etmiyorum. Sanatını yaşadığı dünyadan ayrı tutmayan, sesini kısmayan, korkmayanlardan söz ediyorum. Anladınız vaziyeti.

İki ayrı grupta bas çalan bir arkadaşım var. Arada bir de stüdyoda kayda gidiyor. Geçen kışı ayda iki-üç gece 'sahne', bir-iki 'stüdyo' ile geçirmek durumunda kalmış. Bu işlerin bazıları para getirmiş, bazılarından 'bir ara hallederiz ödemeyi' sözleriyle eve dönmüş. Üç nüfuslu eve ayda 1000-1500 lira arası bir para gelmiş ya da gelmemiş. Yan işlerle, karısının maaşıyla falan idare ediyorlar.

Bu örneği verdiğim için bütün müzisyen arkadaşlarımdan özür dilerim. Utanıyorum.

Kimi müzisyen arkadaşım daha fazla kazanır, kimi daha az. Ama sonunda konserden-sahne çalışmasından gelecek para, bütçesinin lokomotifini oluşturur. İşte susmasını istediğiniz bir müzisyen en basit tanımıyla böyle yaşar. Üstelik böyle yaşayan bir müzisyen, sadece eğlendiren değildir. Düşündüren ve bilinçlendirendir. (Sekiz yıldızlı otelin havuzbaşında playback yapan müzisyenden farkını anlamayan varsa diye açıklama yaptım, kusura bakmayın.)

Kirasını ödeyemeyen müzisyen arkadaşlarım var. Kredi kartını iptal ettirmek zorunda kalanlar ya da daha küçük bir eve geçmenin hesabını yapanlar. Ama yanlış anlaşılmasın, amacım 'acındırmak' ve 'kaybedenler edebiyatı' yapmak değil. Sanat, bu mücadelelerin içinde boy vermeyi öğrenmiştir, dert etmeyin.

Sadece haksızlık üzdü. Bu kadar net.

Aynı soruyla noktalayayım: Bu toz duman ortadan kalktıktan sonra, kimler birbirinin yüzüne bakabilecek?



Sanat susmayacak!

Sanat susmayacak!

2015 yılında kültür-sanat dünyasında yaşananlara bakınca çok sayıda engelleme, yasaklama, sansür, baskı, hedef gösterme ve dava haberi çıkıyor karşımıza. Siyasetin kutuplaştırıcı diline sahip çıkanlarla, bu dille hesaplaşmaya girenlerin arasındaki makas açığı giderek büyüyor. Başkaldıran sanat, adalet duygusuyla atıyor adımlarını, sadece gündelik siyasetle değil kendi varoluşuyla da hesaplaşıyor. En azından bunu yapmaya cesaret ediyor. Gezi sürecinde vatandaşlığın yeni tanımını yapma çabasını gösterenler, bu cesareti ödüllendiriyor. Kısacası, bütün olumsuzluklara, yasaklamalara, engellemelere karşı sanat ve başkaldıran sanatçı güçleniyor. Kutuplaştırıcı siyasetin öfkelenmesinin ve -kendi tanımıyla- ‘muhalif sanatçıyı’ sürekli olarak hedef göstermesinin bir nedeni de bu.

Ne kadar hedef gösterseler de, ne kadar susturmaya çalışsalar da hesaplaşmaktan korkmayan sanatı susturamayacaklarını biliyorlar. Sanat, sıfır noktasından hareketlendi bile. Ayrıştırıcı, gücünü şiddetten alan, ötekileştiren dilin en büyük korkusu da bu: Sanatın özgür dilini susturamamak.

Egemenlerin canını sıkan gerçeği bir kez daha tekrar edelim: Sanat susmayacak.


Kategori

Kategori