Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kitap yasaklamak: Öğretmenler, muhbir vatandaşlara karşı

Haberi okumuşsunuzdur.

Buket Uzuner'in çok okunan-çok bilinen kitabı Kumral Ada Mavi Tuna'yı öğrencilerine 'öneren' bir öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Bu soruşturmanın nedeni, kitapta 'cinsel yönden sapkın ifadelerin yer alması'.

Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerine bu kitabı okumalarını öneren öğretmenden 'savunma' istedi.

Savunma talebinde altı çizilecek yerler var: Kızlı erkekli sınıf, aile kültürü, toplumumuzun kimliği, kimliği tam oturmamış öğrenciler...

Bu savunma talebi metnini yazanların, bu noktaları açıklamasını çok isterdim. Ama mümkün değil. Her şey bir yana, bu muğlak noktaların net bir karşılığı olmadığını hepimiz biliyoruz. Sadece duruma ciddi bir bakış uydurabilmek ve metni derinlikli göstermek amacıyla bulunmuş 'kılıflar' diyebiliriz.

Yine de şu net: Bu metni hazırlayanlar kızlı erkekli sınıflardan rahatsız. Açıkça dile getiriyorlar bunu. Ayrıca lise düzeyindeki bireyleri 'kimliği tam oturmamış öğrenciler' olarak görüyorlar, tanımlıyorlar.

Peki öğretmenden savunma istenmesi noktasına nasıl geliniyor?

Öğretmenler, öğrencilerine okuma listeleri hazırlıyor, kitaplar öneriyorlar. Kimi öğrenciler bu kitapları okuyor, kimileri seviyor, kimileri sevmiyor. Kimileri öğretmenleriyle kitap üstüne tartışmak istiyor, kimileri kitapta 'sevmedikleri bölümler' üstünden öğretmenlerine cephe alıyor.

Bir de veliler var. Çocuklarının elinde gördükleri kitapla ilgilenen ve bu kitapları bir 'aile sansüründen' geçirmek isteyen veliler. Olabilir. Hiç değilse bu sayede, o veliler de kitap okumuş oluyorlar. Ama iş ' aile sansürü' ile kalmıyor. 'Sevmedikleri bölümler' üstünden bir 'yasaklama kampanyası' başlatmaya kadar götürüyorlar işi kimi zaman. Okul yönetimine şikayette bulunuyorlar.

Kitap öneren öğretmenle 'aynı görüşte' olmayan okul yöneticileri de var tabii. Kitabı ellerine alıp 'sevmedikleri bölümleri' görünce beyinlerinden vuruluyorlar. Kimliği tam oturmamış öğrencilerin bu bölümleri okuyunca birer canavara döneceğini öngörüyorlar. Muhbir öğrenci, muhbir ebeveyn, muhbir eğitmen hemen resmi kanallara başvuruyor.

Sonrasında gelsin yasaklamalar, soruşturmalar, kovuşturmalar...

Buket Uzuner ve Everest Yayınları, bu son olayda gerekli basın açıklamalarını yaptı. Konunun hukuki sürecinin takipçisi olacaklarına da eminim.

Ama olayın vehametini 'bir yazarın falanca kitabı bilmem hangi lisede yasaklandı-toplatıldı' çizgisinden daha ötede görmemiz gerektiği kesin. Bu çizginin nerelere kadar uzayabileceğini tahmin etmek zor değil. Kimin, hangi 'bölümü sevmeyeceği' ve hangi refleksle 'muhbir vatandaşa' dönüşeceğini düşünsenize...

Bir öğretmenin, öğrencilerine kitap önerme heyecanını-arzusunu yok etmenin sonuçlarını düşünsenize...

İşin bu kısmı oldukça ciddi.

O öğretmenlere sahip çıkmamız gerekiyor. Öğrencisine yeni kapılar açmaya çalışan, onların zihnine güvenen bir öğretmeni 'muhbir vatandaşın' kör karanlığına bırakmamak gerekiyor.

Bir kitabı, bir okulun 50-60 öğrencisine yasaklayabilirsiniz. Kumral Ada Mavi Tuna ya da başka kitapların içeriğinde sizi rahatsız eden bölümleri o öğrencilerin dünyasından yok ettiğinizi sanabilirsiniz. Öğretmenlerin, öğrencilerine olan güvenini soruşturmalarla sarsmaya çalışabilirsiniz.

Ama dünya tarihi muhbir vatandaşların gammazlamaları, muğlak soruşturma metinleri üstüne kurulmuyor.

O kitaplar kalacak yarına.

Ve yarını, o kitapları öğrencilerine 'öneren' öğretmenler kuracak.


"Yaz tatili için okuma listesi" meselesi

Her yaz aynı şey...

"Yaz için okunacak kitaplar listesi" meselesi...

Tembel bir dergicilik ya da gazeteciliğin her yıl tekrar eden ezberi.

Arada bir bana da soruyorlar, sağ olsunlar. İnatla şu işi mevsime göre haberleştirmeyin demeye gelecek birkaç kelime geveliyorum. Sonra da ayıp olmasın diye birkaç kitap adı veriyorum. Bazen bu listelerden affımı rica ediyorum. Bugüne kadar böylesi listeler konusunda üzdüğüm-kırdığım gazeteci arkadaşım olduysa affola...

Ama, siz de bana hak verin. Yaz kitapları ne demek bilmiyorum... Öğrenmeye de niyetim yok. Mevsimi düşünmeden kitap okuyanlardanım ben. Birkaç yayınevi fazladan haber olacak, birkaç gazete eki sayfa dolduracak diye liste uyduramıyorum. (İnanın zorladım kendimi ama yapamadım. Dedim ya, affola...)

Hemen kendimi eleştireyim. Bazı yayıncılar da der ki, "Yaz mevsimi insanların, işlerinden biraz uzaklaştığı, okumaya daha çok zaman ayırabildiği bir mevsimdir. Böyle zamanlarda listeler aracılığıyla, onların okuma heyecanını yönlendirmek herkesin hoşuna gider."

Bak böyle söyleyince, konu güzelleşiyor.

Böyle deyince, istediğimiz kitabı önerebiliriz ayrıca. "Şöyle yazlık-hafif kitaplar" takıntısı yok herhalde...

Anlayacağınız kafamın karışık olduğu -hatta biraz saçma- bir konu bu.

Şimdi bayram tatili için okuma listesi öneriyorum. Hazır mısınız?

Benim olmazsa olmazım bir seri: Patricia Highsmith'ten "Becerikli Bay Ripley" serisi...

Can Yayınları toplu halde yayınladı seriyi. Resmen hazine...

Üstelik serinin daha önce Türkçede yayınlanmamış bir kitabı da var artık elimizde.

"Ben onun filmini izlemiştim," falan demeyin. Seriyi mutlaka okuyun.

İşte yapmam dediğim şeyi yaptım ve yine bir "yaz tatili için okuma listesi" önerdim.

Budur.


Gaétan Soucy’den bir demir leblebi: Kibritleri Çok Seven Küçük Kız


Kısa ve sarsıcı bir roman olan Kibritleri Çok Seven Küçük Kız okurunu faşizmle yüzleştiriyor


“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Çarpıcı bir giriş cümlesiyle  başlıyor Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Gaétan Soucy’nin romanı 1998 yılında yayınlandığında, edebiyat dünyasının büyük bir kısmı tarafından ayakta alkışlanmış ve okurlar arasında da heyecan uyandırmıştı.

Daha ilk paragraf bitmeden farklı bir hikayeyle ve dünya algısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz: “Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Soucy, romanı boyunca ilk paragrafın son cümlesinde çerçevesini çizdiği dört eylemin için yerleştiriyor kahramanlarını: Tereddüt etmek, var olmak, korkmak, acı çekmek. Bütün olayı kardeşlerden birinin bakış açısından ve birinci tekil şahıs anlatıcı aracılığıyla aktarıyor. Bunu yaparken de, duygusal olarak despot babanın kurduğu kurallar dünyasından ve fiziksel olarak da evden/malikaneden hiç çıkmamış birinin dilini oluşturuyor. Okuduğu kitaplardan süzdüğü cümleler, baba tarafından sınırlandırılmış bir eğitimin katkıları, kardeşiyle kurduğu evrenin kimi zaman çocuksu kimi zaman uydurmaca nesneleriyle oluşmuş bir dille konuşan anlatıcıyı yaratmak için dilbilgisi ve yazım hatalarına, kuralsız cümlelere, yaratılmış kelimelere yaslanmış yazar. Romanın girişinde yayıncı, çevirinin de bu doğrultuda yapıldığı konusunda okuru bilgilendiriyor. Yeri gelmişken romanı Fransızca aslından çeviren Aysel Bora’ya bu zorlu çevirisi nedeniyle teşekkür etmeliyim.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, 150 sayfalık, ince denebilecek bir roman. Ancak hem yarattığı dil, hem de ele aldığı konu nedeniyle tam bir demir leblebi. Adının sevimliliğine kanıp da eline alan okuru üzeceğini söyleyebilirim. En sert anlarda bile alaycılığından ve mizahından bir şey kaybetmiyor ama hemen arkasından sert bir tokat indirmeyi de ihmal etmiyor.

Baba’nın ölümü ardından beklenmedik bir gerçekle yüzleşir kardeşler. Dünya dönmeye devam etmektedir. Yani bir yandan bu ölümle ve babanın ölü bedeniyle,  bir yandan da akıp giden hayatın ta kendisiyle başa çıkmak zorundadırlar. “Kâinatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.”

Kitabı okurken sıklıkla Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli benzersiz filmi Kynodontas (Dogtooth) geldi aklıma. Çocuklarını dış dünyadan soyutlayıp farklı bir evren bilgisiyle büyüten ailenin hikayesi, izleyen herkesi sarsan bir film olarak çoktan sinema tarihindeki yerini aldı. Sarsıcı bir faşizm eleştirisi olan Dogtooth’ta eğitim ve dil konusu, bütün o şiddetin tam merkezinde duruyordu.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’da da yazar, baskıcı babanın ölümüyle başlayan çözülmede aynı çizgilere basarak yürüyor. Dilbilgisini Saint-Simonkitaplarını, felsefeyi de Spinozakitaplarını çalışarak öğrenmiş bir anlatıcı var karşımızda. Ama bu konudaki bilgileri de baskıcı babanın süzgeciyle değerlendirmesi ve gündelik bilgi konusunda, despotun kurallarının dışına çıkamaması. Bir yanda sosyoloji biliminin sıfır noktasında duran ve eserlerinde geleneksel otorite kavramıyla hesaplaşan Saint-Simon, diğer yanda Tanrı kavramıyla hesaplaşması sonucunda din düşmanı olmakla suçlanan Spinoza. İşte bu zorlu sarkacın ortasında hem ikisinin düşünceleriyle de dalga geçen hem de sıkıştıkça onlara başvuran bir anlatıcımız var: “Spinoza’nın anlaşılmaz ötesi etik’ini okumadan önce kendime sorduğum bin bir türlü soru, kafama işte o an üşüşüyordu, çok değil daha geçen sene başka birçok şeyin yanı sıra, gerçek dinin ölüm üzerine bir meditasyon değil, hayat üzerine bir meditasyon olduğunu oradan öğrendim, ey çürüme!”

Dogtooth kapalı sisteme, baskıcıya, tirana, diktatöre karşı çıkışını ve isyanını her şeye rağmen doğanın varlığına sığınılabileceği ile gösteriyordu yer yer. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız da benzer bir bakışı paylaşıyor. Üstüne faşizmin karanlığından yeni ve alaycı bir dille çıkılabileceğinin işaretlerini de barındırıyor.

Kahramanına “Ne kadar hiçseniz, o kadar manevi desteğe ihtiyacınız vardır,” dedirten kitap, adıyla ilişkisini de sarsıcı finaline saklıyor.


1958 doğumlu Kanadalı yazar Gaétan Soucy, , 9 Temmuz 2013’te Montreal’deki evinde kalp krizi geçirerek öldüğünde arkasında Kefaret, Müzikhol ve Kibritleri Çok Seven Küçük Kız gibi ödüllü ve sarsıcı kitaplar bırakmıştı. Elimizdeki kitap Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler almış ve birçok dile çevrilmiş bir kitap.

Kimi okurlar midesine yumruk atan kitaplarla mücadele etmeyi sever. Böyle okurlardansanız önce Yorgos Lanthimos imzalı Kynodontas (Dogtooth) filmini izlemenizi, ardından da eşsiz bir okuma deneyimi veren Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’ı okumanızı öneririm. Çünkü bu kitap edebiyatın hala yeni şeyler söyleyebileceğinin kısa ve çarpıcı bir örneği.

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


Dünyaya Che’nin zihninden bakmak

Sonunda uykuya dalacağım ama önce kendime sormayı beceriyorum, acaba bir gün avcıların borazanlarının halen duyulduğu bölümden adagionun mazbut olgunluğuna, oradan da sessizce mırıldandığım allegro sona nasıl geçeceğimizi bilecek miyiz; karşımızda canlı kalanlarla uzlaşma becerisini gösterebilecek miyiz?

Buluşma’nın ben-anlatıcısı söylüyor bunları. Yani, devrimci yoldaşları ile birlikte Küba’ya doğru giden Ernesto Guevara. Che ve devrimci arkadaşlarının, Granmaadlı tekneyle çıktıkları bu yolculuk, Küba Devrimi’nin işaret fişeğini ateşleyen büyük buluşmanın çarpıcı hikâyesi.


Bu kısa ama etkileyici hikayenin yazarı, Latin Amerika edebiyatının en etkileyici isimlerinden Julio Cortazar. Usta yazar, birinci tekil şahsın bakış açısıyla öyle bir dünya kuruyor ki, okuduklarımızın Che tarafından Sierra Maestra dağlarında, ölümün karanlık şarkısıyla geçen bir yolculukta yazıldığına inancımız bir an bile sarsılmıyor. Cortazar, anlatıcısının ‘gerçek-hayal’ sarkacındaki salınımını, benzersiz bir ustalıkla yansıtıyor. Che’nin ağzından oldukça sert bir “’şimdiki zaman’ hikayesi dinliyoruz. Ama bir yandan da geçmiş-gelecek arasındaki gelgitler ve zihinsel tartışmalar, karakteri derinlikli ve olabildiğince gerçek kılıyor. Che üstünden bir devrim romantizmi yaratmak kaygısı yok Cortazar’ın. Olayları bir gazeteci mesafesiyle ve bilim insanı soğukkanlılığıyla anlatıyor. Ama anlatısını öyle noktalarda soluklandırıyor ki, okur, Che’nin devrime duyduğu aşkı tümüyle özümseyebiliyor.

Yazarın ustalığının, kısacık bir hikayede büyük bir düşünce ve duygu evreni kurabilme yeteneğinin billurlaştığı yerler var. Mozart’ın Av kuartetinin metne katılışı bunlardan biri. Bir gece molasında, ay ışığı altında uzandığı yerden dalların gölgesine bakan Che, Av kuartetinin giriş bölümünü anımsar ve şöyle düşünür: “...biz de kendi meşrebimizce, umutsuz, amatör bir savaşı ona anlam veren, onu meşrulaştıran ve en sonunda zafere taşıyan bir düzene dönüştürmek istedik, ki bu zafer; yılların boğuk av borazanlarının ardından bir melodinin yeniden inşası olabilir; adagioyu takip eden allegro son, aydınlığa kavuşmak olabilir.”

Che’nin astımı, yüksek ateşi ve sanrıları nedeniyle sayıklamalara dönüşen bölümler, yazarın ustalığına şapka çıkarttığımız bölümler. Devrimin önde gelen komutanlarıyla buluşacağı yolculuk boyunca Che, allegronun, yani neşeli ve hareketli melodilerin geleceği günlerin hayalini kuruyor.


Cortazar’ın, Che’nin ağzından, burjuva ahlakının ve konformistlerin ikiyüzlülüğü üstüne söyledikleri, günümüzde de geçerli. “...aptal gibi tam da kendisinin ya da en iyi ihtimalle çocuğunun sonunu getirecek değerleri savunurken...” Bu bölümde yazar, Che’nin iç dünyasına sert bir giriş yapıyor. Hesaplaşma, özeleştiri ve yüzleşme, Cortazar’ın kaleminde birer cümle –hatta birer kelime- ile mümkün olabiliyor.

Buluşma, Türkçede ilk kez yayımlandı. Cortazar’ın kısa öyküsü 2007’de Arjantin Çizerler Birliği Altın Madalya Nişanı sahibi illüstratör Enrique Breccia’nın resimleriyle yayımlanmış. Delidolu Yayıncılık, bu baskının İspanyolca aslından yapılmış çevirisini, sert kapaklı özel bir baskıyla okurlara ulaştırdı.

Çevirinin girişi, anlatının dünyasına kolayca girmemize izin vermiyor; “teselli etmek, yemin etmek, fayda etmek, tasdik etmek, icra etmek”, “izahı mümkün olmayan”, “gerçekleşmesi sağlandı” vb. engebelerden geçmek gerekiyor. Altuğ Akın’ın çevirisi ilerleyen sayfalarda ritmini buluyor ve okurları biraz daha rahatlatıyor. Çevirisi zor bir metin, belli. Orijinaliyle kıyaslamadan, olumsuz bir söz söylemek haksızlık olur. Ancak, Türkçe açısından söylüyorum, daha ‘kararlı” bir çeviri dili olabilirdi.

Ernesto Che Guevara üstüne yazılmış çok sayıda kitap okuduk, filmler izledik. Kimileri, Che’yi yakın tarih gerçekliğinden koparıp, romantik bir popüler ikonuna dönüştürmekten öteye gidemedi. Kimileri bileneni tekrar etti, yeni bir şey söyleyemedi. Delidolu Yayıncılık sayesinde ilk kez okuduğumuz Buluşmaise, kısa ama çok vurucu bir Che anlatısı. Cortazar’ın anlatıcısının zihnine girip, orada yaşadığı bilinç akışı sayesinde, Che’nin Küba Devrimi’ne doğru yürüyüşünü birlikte adımlıyoruz.


Devrim her zaman mümkün; Cortazar’ın anlatısı bunu fısıldıyor.


Kemal Tahir/Samim Aşkın'dan Halk Plajı

Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi, kırmızı bikinili, ellerini ensesinde birleştirmiş esmer kadından gözlerimizi alamıyoruz. Çağlayan Yayınları’nın birçok kitabında olduğu gibi, bu kitapta da ‘cinsellik’ ön planda.

Çağlayan Yayınları, 1953 yılında Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in ortaklaşa kurdukları bir yayınevi. 1954’ün başında, Mickey Spillane’in “I, The Jury” isimli kitabını Kanun Benim adıyla yayınlıyorlar. Kitabın çevirmeni F.M.İkinci takma adını kullanan Kemal Tahir. Bu kitap Çağlayan Yayınları’nın önce orijinallerini yayınlayacakları, sonra da Kemal Tahir’e ‘adaptasyonlarını’ yazdıracakları Mike Hammer (Mayk Hammer) serisinin ilk kitabı. 100.000’in üstünde bir satış rakamına ulaşan kitap, yayınevinin diğer kitaplarını da uçuruyor deyim yerindeyse. Samim Aşkın adlı bir yazarın romanı olan Halk Plajı da, bu rüzgardan nasipleniyor ve 35.000 adet satıyor.



Samimiyetle söyleyeyim, kitabın yazarı Samim Aşkın’ın adını daha önce duymamıştım. Olayın gerçeğini bilmeden, sadece eğlenmek amacıyla başladım okumaya. Sayfaları hızlı hızlı çevirir, 50’lerin macerayla, cinsellikle, aşklarla tıka basa doldurulmuş romanını çekirdek niyetine bitiririm diye düşünüyordum.

Ama ilk bölüm bittiğinde, o alaycı tavrımı rafa kaldırmam gerektiğini anladım. Roman daha ilk sayfalarında, hatta ilk paragrafında ‘haddini bil’ demişti bana. İtiraf ediyorum, Samim Aşkın’ın kim olduğunu o ilk paragraf bittiğinde merak ettim. Böylesine ‘piyasa işi bir cep kitabında’ o üslubu tutturabilen ismin gerçek kimliğine ulaşınca da şaşırmadım doğrusu. Samim Aşkın, Kemal Tahir’in onlarca müstear adından biriydi.

Halk Plajı ince, rahat okunan bir roman. Açıkçası çok iyi olduğunu söylemek zor. Ama yine de bize o dönemin ‘okurluk ruhu’ hakkında önemli şeyler fısıldıyor. Tamamen ticari kaygılarla yayıncılık yapan, cep boyu kitaplarını 1 lira gibi ucuz bir fiyattan okura ulaştıran, ‘cinsellik ve vurdu-kırdı’ takıntısı olan, satış odaklı kitaplara reklamlarla yüklenen bir yayınevinin bu kitabında bile edebi bir lezzet yakalamayı başarmış Kemal Tahir. Okur kapağındaki cinsel vurguya kanıp alsa bile, içeriğine kayıtsız kalmamış ki, gerçekçi karakterleriyle ve su gibi akıp giden diyaloglarıyla hızlıca okunan, günün moda deyimiyle ‘sayfa çevirten’ bu roman, 35.000 gibi bir satış rakamına ulaşmış. Davut Bey, Süleyman Efe, Laz Dursun, Şükran Abla ve diğerlerinin ilişkileriyle bir halk plajını mekan seçen ve inceden inceye sınıf tartışmasına da kapı aralayan kısa anlatısında, sokağın dilini, gündelik argoyu, bireysel hırsları, sınıf mücadelesini incelikle işlemeye özen göstermiş Kemal Tahir.

Halk Plajı, İthaki Yayınları etiketiyle ve orijinal kapağıyla tekrar yayımlandı. Yayınevi tanıtım metninde şöyle diyor: Bugün Halk Plajı’nı yeniden okurlarla buluşturmak, hem Kemal Tahir’in romancılığını, hem de dönemin yayıncılık dünyasını hatırlamak üzere zevkli bir girişim niteliğinde. Orijinal kapağıyla birlikte sunduğumuz kitabın, bir zamanlar ilk yayımcının garanti ettiği zevkli saatleri bugün de yaşatabilmesi beklentisiyle…”

Bir zamanlar 35.000 satmış kitabın, bugün aynı rakamlara ulaşmasını beklemek hayalperestlik olur. Ama yayınevinin de vurguladığı gibi yayıncılık dünyamızın geçmişinde ve bir büyük ustanın edebiyat yolculuğunda yürümek için bulunmaz bir fırsat bu.


İthaki Yayınları, önümüzdeki aylarda Kemal Tahir’in müstear isimle yazdığı diğer romanları da yeniden okurlarla buluşturacağını açıkladı. Bu yayınları takip etmekte fayda var. Çünkü unutmayalım ki, iyi bir okur olmak, biraz da edebiyatın zaman yolculuğunun izini sürmektir.


Kategori

Kategori