Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Brecht, yeniden...

Berliner Ensemble'dan Robert Wilson yorumuyla Üç Kuruşluk Opera'yı izledik.

Daha önce hem Berliner Ensemble, hem de Robert Wilson ile ilgili yazdım. Bu yorumu da beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Wilson rejisi böyle bir şey, tam ikiye bölüyor izleyiciyi, ara bölge yok. Kimileri "üslubunu bütün metinlere yayan bir modernist" olarak görüyor, kimileri "aynı numarayı tekrar eden bir post-modern" olarak.


Üretimler üstüne tartışılması iyidir. Açık sözlü olmak lazım. Wilson'ın kurduğu plastik dünyayı seviyorum. Ama kimi zaman bu üslupçuluğun içeriğin önüne geçtiğini ve anlamı sarstığını da düşünüyorum. Uzun konu... Tiyatro üstatları dururken çenemi tutayım. Ama bir fırsat buluğumda, bu konu üstüne yazmak isterim...


Üç Kuruşluk Opera'yı izlerken daha çok Brecht'i düşündüm. Ankara'da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında kimi zaman Devlet Tiyatroları ama çoğu zaman Ankara Sanat Tiyatrosu sayesinde izlediğim-öğrenmeye çalıştığım Brecht. (Meral Niron'un Cesaret Ana'sı hemen aklım düşüyor o günleri düşününce. Daha ne isimler, ne oyunlar...) 

Yine o yıllarda Brecht okumak da bir tutku olmuştu benim için. Açıkçası çoğunu gerçek anlamlarıyla değerlendiremediğim, sindiremediğim, hatta açıkçası yanlış anladığım okuma günlerinden söz ediyorum. Bilen bilir, oyun okumak zaten zorludur ve uzmanlık ister. Şimdi düşünüyorum da, ne tuhaf bir okuma yolculuğu yaşamışım. Gençlik öyle bir hayal işte.

Peki bugün Türkiye'nin tiyatrosu Brecht'e ve eserlerine yeterince bakıyor mu?


Üç Kuruşluk Opera gösterimi sonrasında, Berliner Ensemble Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann'a bir Onur Ödülü verildi. Peymann, konuşmasında şöyle dedi: "Milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yeniden yükseldiği bir dönemde, Bertolt Brecht, bize yeniden özgür edebiyatı, özgür basını ve özgür kültürü hatırlatacaktır."

Önemli bir cümle. Brecht'i yeninden okumak için yeterli ve heyecan verici. Tiyatrocularımızın bize Brecht'i yeniden izletmesi için de... Evet, Robert Wilson yorumunu izledik ama iddia ediyorum ki, Türkiye'de de zihnimizi açacak yorumları izletecek nice isim var.

Hadi daha da iddialı konuşayım. Tam da milliyetçiliğin ve muhafazakar politikaların yükseldiği bir coğrafyanın Brecht yoruları bütün dünyanın ilgisini çekecektir.

"Dünyada tiyatro uçup giderken hala Brecht mi?" diyenler olacaktır.

Hala Brecht'e baktıkları için uçmayı başarıyorlar.

Son söz niyetine iki cümle:

Brecht'ten yola çıkıp Haldun Taner'e de uğramak gerekiyor.

İnsan neyle yaşar?




Siyasetçiler sanatçıların arkasında oturduğunda

Siyasetçiler sanatçıların arkasında oturduğunda


“Siyasetçiler, sanatçıların arkasında oturmayı öğrendiğinde daha iyi bir ülke olacağız.”

Ankara Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen söyledi bu sözleri.

6. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri törenindeki kısa konuşmasından akılda kalıcı bir cümleydi bu.

Taşdelen, yılların usta oyuncusu Gülgün Kutlu'ya Onur Ödülü vermek için sahneye geldi. Ödülü vermeden önce törenlerin o çok bildik siyasetçi konuşmalarından birini yapmadı. Onur Ödülü vereceği Gülgün Kutlu'yu ve törene onu alkışlamak için gelenleri bekletmedi.

Gülgün Kutlu’nun duygu yüklü konuşmasından sonra biraz da zorla mikrofon başına geçti Çankaya Belediye Başkanı. Cumhuriyetin ve Atatürk’ün Ankara’sında sanatçıların karşısında olmaktan dolayı onur duyduğunu söyledi önce. Sonra da “Katıldığım bütün törenlerde şunu düşünürüm. Ne zaman ki protokolde sanatçılar biz siyasetçilerin önünde oturur, işte o zaman sanat ve sanatçı değerini bulmuş demektir. İşte o zaman daha iyi bir ülke olmaya başlayacağız.”

Biliyorum, ülkemizde ve dünyada konuşacak çok daha önemli konular var. Kimseden bu sözlere yoğunlaşmasını bekleyemem. Ama yine de bir dakika durup düşünmekte fayda var...

Kısa süre önce Berlin Filarmoni’nin o ünlü Yılbaşı Konseri’ne giden bir gazeteci arkadaşım, salonun ortalarında bir koltukta, üstelik kendisinden iki sıra arkada konserin başlamasını bekleyen Angela Merkel’i anlattığında düşünmüştüm bunları. Çevresinde korumalar, koşturan bürokratlar olmadan salona giren bir siyasetçi. Konser bitiminde korumaların halkı iterek yol açmasına ihtiyaç duymayan, sırasını bekleyerek salondan çıkan bir dünya lideri.

Yurt dışında devlet desteğiyle, belediye sponsorluğuyla düzenlenen festivallere-etkinliklere tanık olduğumda da düşünürüm bunları. Belediye başkanlarının sahneye çıkıp bir çeşit seçim konuşması yapmadığı, sponsorların tek tek alkışlatılmadığı, ön üç sıranın siyasetçiler ve akrabalarıyla doldurulmadığı törenlerde.

Yerel yönetimlerin basına servis ettiği açılış fotoğraflarını gördüğümde düşünürüm bunları. Diyelim ki bir sergiyse açılışı yapılan, eserlerden çok başkanların fotoğrafı gönderilir gazetelere. Sanatı desteklemekle övünen başkanın tam ortaya yerleştirildiği, ‘himayesindeki sanatçıların’ sağa sola yerleştirildiği bir fotoğraf.

Elbette Türkiye ve dünya terör batağındayken, siyasetçilerin geride durmayı başarabileceği bir dünyanın hayaliyle cümleler kurmak, çoğu kişiye yersiz-gereksiz ve romantik gelecektir.


Yine de kısa bir süre...


Yarım kalmış bir yazı

Okuduğunuz yazı, o üç noktaya geldiğim sırada yarım kaldı. Radikal için yazıyordum bu yazıyı. Eğer gazete basılı halinden sonra, internet ortamında da kapatılmamış olsaydı, 23 Mart tarihinde okuyacaktınız bu yazıyı. Daha doğrusu yazının tamamını. Buraya koymadan önce bitirmek gelmedi içimden. Hatta, yazıyı okuyup yapmam gereken kontrolleri, düzeltmeleri bile yapmadım. Olduğu gibi koydum buraya. Hatasıyla, sevabıyla.

Radikal'de hatamla-sevabımla yazdım. O yolculuk, bu yarım kalmış yazıyla bitmiş oldu. Okuyanlara teşekkür ederim.

Tiyatromuzun Caniko'su


Dikmen Gürün’ün “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabı için söylenecek çok şey var. Ama öncelikle Gürün’ün seçtiği anlatım yöntemini alkışlamak gerekiyor. Biyografik bir metinde, anlatılan kişiyle yazarın arasındaki mesafenin ayarı çok önemli. Gürün bu dengeyi öylesine incelikle kurmuş ki, ‘kuru’ bir hayranlık ya da övgü metni yazmamış, Yıldız Kenter öznesi üstünden bir tarih okuması gerçekleştirmiş.

Cumhuriyet tarihinin bir kadın, bir sanatçı, bir tiyatrocu ve onu çevreleyen dünyayla paralel okumasını yapmak zihin açıcı. Okuduğumuz her sahne, her bilgi, her yorum günümüz sanat-tiyatro dünyasını anlamanın ve yorumlamanın anahtarlarını veriyor.

Dikmen Gürün’ün, Yıldız Kenter’in cümleleriyle kendi yorumları arasında kurduğu anlatım dengesi, ülkenin içinden geçtiği yollara net bir ışık düşürüyor.

Kitaptan Yıldız Kenter’in bir çocukluk anısıyla başlayalım: Annem para kazanmak için İngilizce dersi veriyordu. Yağmur-çamur demez, Cebeci’den Kavaklıdere’ye yürüyerek gider gelirdi. Orada ders verdiği çocuklar zengin çocuklarıydı. Her gittiğinde birimizi yanında götürürdü. Çocukların oyuncaklarıyla oynardık, çikolata, pasta yerdik. Her seferinde geride kalanlar ağlardı ‘ben de gelicem’ diye. Ama annemiz sırayla götürürdü hepimizi. Çocukların giyilmiş̧ elbiselerini de getirirdi bize. Seve seve giyerdik. Bazen düşünürüm; ben hep başkalarının giysileri içinde büyüdüm... Yıllar sonra, bir zamanlar çocuk olan yetişkinlerin söylediği güzel sözler üzerine İngilizce bir kitap geçmişti elime. Bir tanesi “all my clothes had other people in them” diyordu; “bütün giysilerim içinde başka insanlar vardı.” Demek benim gibi çok var başkalarının elbiseleriyle büyüyen insanlar.

Başkalarının elbiseleriyle büyüyen ve profesyonel hayatı boyunca da hep başkalarının elbiselerini giyip başka karakterlerin içine girmiş bir kadın. Çorak bir sanat coğrafyasını önce yeşerten, sonrasında tekrar sararmasını izlemek zorunda kalan ama asla pes etmeyen, geri adım atmayan bir Cumhuriyet dönemi aydını. Mutluluklar mutsuzluklar, inişler çıkışlar, gidenler gelenler, ayrılmalar birleşmeler, kırgınlıklar barışmalar içinde geçen bir hayatta, nasıl dik durulabileceğini gösteren bir kararlılık destanı.
Bu kararlılık destanının, “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtım kokteyli dün gece Salon’da gerçekleştirildi. Bengi Ünsal’ın itirafını not düşmeliyim: “Salon böyle bir toplulukla ilk kez buluşuyor.” Doğru bir yorum. Kimler yoktu ki Salon’da... Seçkin Selvi, Gülriz Sururi, Bülent Eczacıbaşı, Göksel Kortay, Üstün Akmen, Müjdat Gezen, Zeynep Oral, Vecdi Sayar, Selim Atakan, Zeynep Atakan, Füruzan, Suna Keskin, Semiha Baban, Oya Başak, Esen Çamurdan, Mehmet Birkiye ve günümüz tiyatrosunun nice emekçisi ve Dikmen Gürün ve elbette Yıldız Kenter...
Konuşmalardan birkaç cümle aktaralım ki, tanıtım gecesi de tarihe kalsın...
Tülay Güngen: “Dikmen Hanım’ın bir telefonuyla başlayan çok heyecanlı bir süreç. Bu çalışma sayesinde olağanüstü bir sanatçıyla tanışmış oluyoruz. Yıldız Kenter’e dünyamızı çalışmalarıyla güzelleştirdiği için teşekkür ediyorum. Dikmen Hanım’a da çok uzun bir uğraşla bu kitabı tamamladığı için teşekkür ediyoruz.”
Dikmen Gürün: “Bu kitabın hazırlanması kültür hayatımız için bir zorunluluktu. İki buçuk yıl Yıldız Hanım’la iç içe yaşadık. Ben anlattım o dinledi, o anlattı ben dinledim. Bütün bu anlatılanların tarihsel bir arka plana yerleşmesi çok önemliydi benim için. Yıldız Hanım’ı izlemek için yaptığım Ankara-İstanbul tren yolculuklarında böyle bir buluşmayı hayal edemezdim. Ama geçen yıllarda, izledikçe hayran olduğum bir ismin biyografisini yazmam kaçınılmazdı.”
Doğan Hızlan: “Bir ülkenin yaşam tarzını bulmak isteriz böylesi büyük sanatçıların biyografilerinde. İşte bu kitapta onu bulacaksınız. Sadece sanat dünyası değil, o yıllar boyunca geçen hükümetlerin sanata yaklaşımı konusunda önemli bilgiler var. Dünyanın kahrını çekmeyen, dünyanın övgüsünü kazanamaz.  İşte Yıldız Kenter bu sözün en canlı örneklerinden biri. Türkiye’nin bütün o çalkantılı yılları içinde yokluk yıllarından bugüne gelmek kolay değil. Batıda daha kolay olan bu konu, Türkiye’de öyle herkesin başarabileceği bir şey değildir. Kenterlerin bir büyük başarısı da budur. Bu kitapta değişen iktidarlardan darbelere o kadar önemli dönemlerin tanıklığını göreceksiniz ve bir sivil tarih okuması yapacaksınız. Bütün bu yönleriyle tartışılmaz öneme sahip bir biyografi.”

Ve elbette mikrofon Yıldız Kenter’in de elindeydi. O ses tonunu duymak bile heyecanlanmamıza yetti. Kısa bir konuşma yaptı ve şöyle dedi Yıldız Kenter: “Hayatımın en önemli ve mutlu günlerinden biri. Çok sevdiğim dostlarımı bir kere daha kucaklamak fırsatı bulmaktan güzel ne olabilir ki... Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”
Bu cümledeki “saygıyla” vurgusuna dikkatinizi çekmek isterim. Hele ki bu sözcük Yıldız Kenter’in o benzersiz tonlamasıyla söyleniyorsa. Birbirimizi ‘saygıyla’ sevmekten uzak kaldığımız günlerde o kadar değerli ki...
Yıldız Kenter bugün 87 yaşında. Yakın zamana kadar sahnedeydi, artık sağlık sorunları biraz daha fazla kapısını çalar olmuş. Yine de “Tiyatro Benim Hayatım – Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi” kitabının tanıtımı için düzenlenen gecedeydi. Dostlarını tek tek kucakladı, isteyen herkesle fotoğraf çektirdi, kitap imzaladı. Duruşu, gülümsemesi, onu alkışlamak için gelenlere gösterdiği ilgiyle alnındaki ışığı çevreye saçmaya devam etti. Nice yıllara! Biliyoruz ki, dostlarına “Caniko,” demeye, üretmeye, öğretmeye ve dik durmaya devam edecek Yıldız Kenter.

YKY etiketiyle çıkan kitap sadece tiyatromuzun iki bilge kadınını buluşturan bir biyografik çalışma değil. Her geçen gün kültür-sanatla barışık olmayan bir iklimin boğuculuğunu daha çok hissedenler için bir ‘umut rehberi’.


Camus'yle yürümek…


Öldüğünde cebinden bir tren bileti çıkmış. Nedendir bilinmez yolculuğunu o biletle değil de arkadaşının arabasıyla yapmayı seçmiş. Belki de kırk altıyı bitirip kırk yedi yaşına bastığı o günlerde, En saçma ölüm şekli bir araba kazasında ölmektir, sözünün peşinden gitmek istemiştir. Yayımcısı ve yakın dostu Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka otomobilin bir ağaca çarpmasıyla bitmiş doludizgin bir hayat. 6 Ocak 1960 tarihli France Soir haberi “Yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş,” başlığıyla vermiş. Dünya Albert Camus’ye böyle veda etmiş.

İşte kitaplarını okumanın dışında Camus’nün izinde yürüyebilmenin bazı yolları:

1.     Futbolla ilgileniniz: Arkadaşı Charles Poncet “Tiyatro mu futbol mu?” diye sorduğunda, hiç düşünmeden “Futbol,” demiş Camus. 1929’da Racing Universitaire d’Alger’nin genç takımında kalecilik yapan futbol aşığı Camus, Ahlaka dair ne biliyorsam bunu futbola borçluyum, çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi,”demiş. Ahlakçılığı her zaman tartışma konusu olan ustanın, dini ve politik ahlaktansa futbolun basit ahlak kurallarına sırtını yasladığını unutmadan, bir maça gidiniz. Sahadaki oyunu bir de onun gözüyle izlemeye çalışınız.

2.     Tiyatroya gidiniz: 21 Şubat 1941’de, yani 28 yaşında günlüğüne “Üç absürd tamamlanmıştır,” yazar Camus. Bu üç kitap; Sisyphos Söyleni, Yabancı ve Caligula’dır. Tiyatro onun olmazsa olmaz’larından olmuştur hep. Sadece yazdıklarıyla değil, oyuncuğundan yönetmenliğine, tiyatronun içindeki duruşuyla da. Kimi zaman kendi yazdığı bir metni yönetir, kimi zaman Dostoyevski’den bir uyarlama yapar. “Sert”tir Camus’nün tiyatro anlayışı, cesurdur. İktidarla-muktedirle işi olmaz. Yasaklarla, kurallarla, kalıplarla boğuşarak kurar sahnesini. Siz de, o kostümleri kuşanarak, tiyatronun hapsedilmeye çalışıldığı çemberin varlığını unutmayarak, bir oyuna gidiniz. Oyunu alkışlarken Camus’nün Sanatçı yalanla ve kötülükle uzlaşamaz, sözünü hatırlayınız.

3.     Geziniz:Uzun süre aynı evde, aynı yerde hatta aynı şehirde yaşayamamış Camus. Yersiz yurtsuz, köksüz bir “Cezayirli Fransız”. Şehirlerden, evlerden, otel odalarından geçip gitmiş. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için, onda daha çok şey aramak gerekiyor belki de. Bağlanıp kalmamak, gitmeyi bilmek gerekiyor. Siz de, arada bir gitmeye cesaret ediniz. Hiçbir yer yoksa gideceğiniz, çıkıp evden, şehri anlamaya çalışarak uzun uzun yürüyünüz. Binip bir otobüse bilmediğiniz semtlere gidiniz. Şehrin günden güne değişen fısıltısında, yaşadığınız günleri anlamaya çalışınız.

4.     Kedileri seviniz: Babasının ardından yazdığı unutulmaz metin “Babam Camus”de, kızı Catherine Camus, babasının kedilerle kurduğu ilişkiyi de anlatır. Özellikle de evlerindeki doğurgan kedi Agathe ile. Belki de, kedilerin o başına buyruk hallerinde kendinden izler buluyordu usta yazar. İster Camus’ye öykünerek bir kediyi, isterseniz bir başka hayvanı ve özellikle de bir sokak hayvanını seviniz. Aslında daha doğrusu, dünyaya yaptığımız bütün bu kötülüklere rağmen bir hayvanın sizi sevmesini sağlayınız.

5.     Direniniz:Camus, 1944’te efsanevi yeraltı gazetesi Combat’nın anonim yazarı ve editörü olarak Direniş’e büyük katkıda bulunmuştu. Şiddete karşı çıkmak için şiddet kullanmanın ahlaki bedellerini sorgulamasıyla kimilerine göre pasif bir direnişçi olarak görüldüyse de, yaşamın her alanında direnç gösterdi. Her tür totaliter rejimle hesaplaşmaktan geri durmadı. Hatta bu “Başkaldıran İnsan” sonrasında yakın arkadaşı Sartre ile yollarının tümüyle ayrılmasına neden olsa da. Sadece yılın şu son zamanlarında değil, bir ömür boyu, Camus’nün izini sürünüz. Yukarıdan inme, dayatmacı, kibirli her cümle, karşısında direnen bir başka cümle bulacaktır.

Sıkılıkla tekrar edilen, ezberlenmiş alıntılar listesinin zirvelerinde olan bir sözü vardır ya Camus’nün, bir kere de biz söylesek ne çıkar: Önümden gitme seni izleyemeyebilirim, arkamdan da gelme yol gösteremeyebilirim; yanımda yürü ve yalnızca dostum kal.” 

Dilediğiniz yolu seçip, o dostluğun gücüyle, yürüyebildiğiniz kadar yürüyerek. Camus’yle dost olmak iyidir.


Tuğrul Tülek: Teldeki Adam

Cem Yılmaz'ın son filmi "Pek Yakında"nın DVD'si çıkmış. Aldım, izledim. Ama yazı bu filmle ilgili değil.

Filmdeki bir oyuncudan söz etmek istiyorum; Tuğrul Tülek.

Cem Yılmaz'ın bildik-tanıdık kadrosunun dışında bir oyuncu Tuğrul Tülek. Ama filmde yer aldığı sahnelere öyle etkili bir dokunuşu var ki, senaryo gereği "sihirli" olan rolünü, benzersiz bir şekilde gerçek kılıyor.

M.Caner Alper-Mehmet Binay imzalı "Çekmeceler"de de, Tülek filmin bir bölümünü avcunun içine alıyor ve izleyenleri 'deyim yerindeyse' duvara çakıyor. Ece Dizdar'la 'paslaştıkları' sahne filmin hafızalara kazınan sahnelerinden biri oluyor böylece.


Aslında tiyatro severler Tuğrul Tülek için kaleme alınmış bir yazının, sinema penceresinden başlamasına şaşıracaktır. Çünkü o, özellikle İstanbul seyircisi için ve özellikle DOT seyircisi için, "oynasa da izlesek" denilecek isimler arasındaki sağlam yerini çoktan almış durumda.

Benim de Tuğrul Tülek'le tanışmam -herbir oyuncusuna ayrı övgü yazılması gereken- DOT sayesinde oldu. Seyrettiğim ilk oyundan başlayarak, her seferinde beni bir kez daha şaşırtmayı ve sarsmayı başarmış bir isim. Hiç unutmam, benzersiz performanslarından birinin ardından, kulis kapısında tebrik etmek için beklerken, içeriden çıkan mütevazı adama bakıp "Nasıl oluyor yahu, az önce sahnede başka bir dünyanın mümkün olduğuna bizi inandıran adam, sırtına çantasını atmış sakince tebrikleri kabul eden bu adam olabilir mi?" demiştim.

Ama oluyor işte. 'İyi oyuncu' sıfatı da burada yerleşiveriyor ismin önüne.

Daha sonra Tuğrul'u, bir oyunun provası sürecinde gözlemleme şansım da oldu. 'İyi oyunculuğun' sadece kendisine 'çalışan' bir şey olmadığını orada öğrendim. Tuğrul, sadece kendi varlığına değil, oyunun ruhuna katkı sağlayacak her yere nüfuz etmeyi başarıyor. Onunla sahnesi olan oyuncular, bir adım önde başlıyor oyuna. DOT'un hala oynamakta olduğu "Midsummer/İki Kişilik Yaz" ile ilgili bir yazı yazmış ve Gizem Erdem'in başarısından söz etmiştim daha önce. Bu başarıda elbette bütün DOT ailesinin, Murat Daltaban'ın, oyunun yönetmeni Serkan Salihoğlu'nun büyük katkısı var. Ama alkışın önemli bir bölümünün Tuğrul Tülek'e gideceğini de söyleyebilirim. 'İyi oyunculuğun' kendini göstereceği belki de en önemli alanda, yani iki kişinin sırtlandığı bir oyunda, öylesine ustaca bir dengeyi kurmak kolay iş değil. Tuğrul gibi usta bir oyuncunun, partnerine alan açan ve dengeyi bir an bozmayan 'oyunculuk algısı' burada devreye giriyor işte.

Aylar önce izledim bu oyunu. Fırsat bulduğumda gidip yine gideceğim. Henüz izlemediyseniz, aman kaçırmayın.

Dedim ya, yıllar içinde çokça oyunda izledim Tuğrul Tülek'i. Her seferinde kafamda bir alana oturtmak istedim. Sonunda çok sevdiğim bir belgesel olan 2008 tarihli "Man on Wire/Teldeki Adam" çaldı kapımı. Üstünde yürüyeceği teli hep daha yükseğe, daha ulaşılmaza, daha tehlikeliye, daha akıl almaza gerip ölümcül yürüyüşünü orada yapan Phillipe Petit geliyor aklıma Tuğrul'u izlerken. Her oyunda daha yükseğe geriyor telini. Ona inan tiyatrocu arkadaşlarıyla birlikte, o tehlikeli yürüyüşü tamamlamanın benzersiz hazzını yaşamak istiyor. En güzeli de, bunu seyirciyle paylaşarak, onları da yürüyüşün bir parçası haline getirerek atıyor adımlarını.

O benim için tiyatronun teldeki adamı.

Gelelim sinema penceresinden başlama meselesine. Sinemamızın Tuğrul Tülek gibi bir oyuncuya, önümüzdeki yıllarda daha çok alan açması gerektiğine ve açacağına inanıyorum.

Tiyatroda ve sinemada yürüyüşüne devam edecek Tuğrul. Bizlere de o tehlikeli yükseklikte yapacaklarını izlemek kalıyor.

Bir seyirci başka ne ister ki?


Dünya sirkinde havada elma çevirmek!

Çocukluğumdan beri jonglörleri ilgi ve gıptayla izlerim.

Hadi daha net olayım; kıskanırım.

Bir dönem üç top çevirmeyi denedim. Ortalama bir başarı elde ettim ama istikrarlı davranamadım.

Yıllardır Edinburhg Tiyatro Festivali'nin listesinde yer alan Gundini Juggling'in İstanbul'a geleceğini öğrendiğimde heyecanlanma nedenlerimden biri buydu yani.


Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Drama Sahnesi'ndeki gösterinin tanıtımında da vurgu jonglörlük üstüneydi: "9 jonglör, 80 elma ve 4 tabak takımı ile bir saatlik eğlence"


Hemen söylemeliyim ki "Smashed" bunlardan çok daha fazlası. Sean Gandini ve Kati Yla-Hokkala'nın sanat direktörlüğünde çalışan grubun merkezinde jonglörlüğün durduğu tartışmasız.

Yeni sirk denilen kavramın içine yerleştirilebilir Gandini Juggling. Bir ucu da performans tiyatrosuna dayandırılabilir. Ancak kendileri jonglörlüğün çevresine yerleşmiş daha "eğlenceli" tanımları seviyorlar.

Çocuksu bir eğlence değil bu. Örneği bu gösterilerinde de kolonyal bir imparatorluğun orta sınıf zevklerinden, cinselliğe, ırkçılık ve ötekileştirmeden, cinselliğe çok sayıda gönderme içeren bir metnin çevresinde ilerliyorlar.


Maiken düzeninde başlayan bir oyunun "delirium"la son ermesi boşa değil. Gerçekten bir paramparça olma haline giden yolda, tuhaf duraklar çıkıyor karşımıza. Jonglörlük bütün bu durakların birbirlerine bağlanmasında ilüzyonu gerçekleştiriyor. Havada dönüp duran elmaları izlerken, zihnimizde de türlü hikaye dönmeye başlıyor.

Yani sadece oyunun yönetmeni Sean Gandini değil, dramaturg John-Paul Zaccarini de ayakta alkışlanmalı.

Çok eğlenceli bir gösteri bu. Ama eski usül sirk eğlencesi değil, palyaçolar düşüp kalkmıyor.

Çok heyecanlı bir gösteri bu. Ama jonglörlüğün akıl almaz numaralarıyla değil, bu el-beden-zihin becerisinin, hikayenin akışkanlığına katkısıyla heyecanlanıyorsunuz.

Özetle bir çağdaş sirk var karşımızda. Dünya dediğimiz sirkin bir yansıması.

Karşınızda oyunun tanıtımında dendiği gibi sadece "Dünyanın en yetenekli jonglörleri" yok. Açıkçası bu cümleye sıkıştırılamayacak bir zihin var sahnede. Daha fazlasını izleyeceksiniz.


Dünya sirkinde, Adem'le Havva'dan bu yana elimizdeki elmaları atıp tutmaya devam ediyoruz. Böyle gelmiş, böyle gider.


Gizem Erdem: Şimdiki Zaman Hoyratlığından Uzakta…

Tuhaf çağrışımlar oluyor bazen.

İyidir.

2012 tarihli "Led Zeppelin / Kennedy Center Honors" videosunu izleyip duygulandığım anlarda böyle bir çağrışım oldu. Konserin son şarkısı elbette 'Stairway to Heaven". Seksenli yıllarda kalbimizi alan gruplardan Heart, yani Nancy ve Ann Wilson sahnede. Davulda Bonzo'nun oğlu Jason Bonham oturuyor. Hem müthiş çalıyor hem de duyguları bedeninden fışkırıyor. Başında babasının alamet-i farikalarından olan o melon şapka var.

Robert Plant, Jimmy Page ve John Paul Jones, her bir notayı hisseserek dinliyorlar. Plant'in gözü yaşarıyor bir ara. Page, o meşhur solosunu dinlerken dudakları kıpırdıyor, sanki notaları fısıldıyor. Derken arkadaki perde açılıyor ve başlarında melon şapkalarla kalabalık bir koro, şarkıyı başka boyuta taşıyor. Anlayacağınız müthiş bir konser.

O anda aklıma Gizem Erdem geliyor. Tuhaf değil mi?

Nedenini söyleyeyim hemen. Arkadaki kalabalık koroda sarışın, kısa saçlı bir kadın var. Müziğin ritmini bedeninde hissederek söylüyor şarkıyı, boynu bir sağa sola kırılıyor. Davulun her vuruşunu geçiriyor izleyene. Müzisyenlerle, vokalistlerle, kalabalık koroyla dolu sahnede izleyenlerin gözü ona takılıp kalıyor. Birkaç saniyelik bir rolü var belki ama herkesin ona bakması kaçınılmaz.

Çünkü hücrelerinde hissediyor şarkıyı.


İşte bu nedenle Gizem Erdem düşüyor aklıma. Gizem de, ister başrol oynasın ister figüran, izleyicileri hemen yakalayan bir büyüye sahip. Koronun en arka sırasındaki şarkıcı da olsa, tek kişilik bir oyunu sürüklemesi gereken bir başrol de olsa aynı kararlılıkla asılıyor rolüne. Belki de şöyle demeliyiz, bedeninin mıknatısı öyle bir çekiyor ki rolü, koparabilen koparsın.


DOT, Serkan Salihoğlu rejisiyle "İki Kişilik Yaz" dedi bu yıl. David Greig / Gordon McIntyre imzalı oyun üç oyuncuyla sahneye taşınıyor. Gizem Erdem, Tuğrul Tülek ve Oğuzhan Özturan. (Oyunun müzik yönetmenliğini yapan ve sahneden gitarıyla üçüncü bir oyuncu yaratan Oğuzhan Özturan'dan ayrıca söz etmek gerek.)

Tuğrul Tülek, izleyen herkesin hayranlık duyduğu bir oyuncu. Çoğu zaman oynadığı oyunun metnini, yakın bir arkadaşı kendisi için kaleme almış hissi veriyor. Kendisi için yazılacak her tür övgü metnini, yeni bir rolünde alaşağı ederek yeniden alkışlanması gerekiyor. Oynamıyor, hayatı öğretiyor.

Tuğrul'un izniyle Gizem'e dönmek istiyorum.

Gizem'le iki kere birlikte çalışma şansım oldu. Birinde tamamlanmamış bir çalışma sürecinden geçtik. O ve tüm DOT kadrosu bana çok şey öğretti o süre boyunca. Tamamlanmış işimiz ise bir set deneyimi. O deneyimde ise, Gizem küçük cümleler kurarak büyük hikayeler anlatılabileceğini gösterdi bana. Edebiyatta eksiltmeleri seven biri olarak, hayatta bunun karşılığını görmek hoşuma gitti. Öfkenin dilini kıran bir sükunet Gizem Erdem'inki. Kendisine dönük gibi duran ama aslında dokunabildiğinin ötesi ile ilişki kuran bir zihni var. Sanki hep şunu soruyor: "Peki ama bu duvarların arkasında ne oluyor?"

Rolünün küçük ya da büyük olması önemli değil Gizem için. "Rol ile bir olma anı" diye bir şey var onun için. O an, bir saniye bile olabilir. O an için günlerce düşünmeyi, uzun yürüyüşlerinde kendisini 'şimdiki zaman gerilimi'nden kurtarmayı seviyor. Çoğu oyuncu (hatta insan) için kaynağı kurumaz bir zehir olan 'şimdiki zaman gerilimi' onun zihninde sıfırlanıyor. Elbette seviyordur alkışları. Ama sanki alkışlar ya da övgüler için değil de, şimdiki zamanı parçalamak ve yine uzun yürüyüşlere çıkabilmek için oyunculuk yapıyor.

Tuhaf çağrışımlar oluyor bazen.

"İki Kişilik Yaz"ı izlerken sizlerde de sayısız çağrışım olacak. Tabii gülmekten düşünmeye zaman ayırabilirseniz. Tuğrul-Gizem ikilisinin sahne üstündeki varlığı, uzun zamandır izlediğim en gerçek aşk oldu. Kesinlikle gidin ve o aşkın tanığı olun.

Tuğrul, Serkan, Özgehan başta olmak üzere bütün DOT ailesine ve oyuna emek veren herkese teşekkür ederim.

Ama kimse kusura bakmasın; son söz Gizem Erdem'e.

Bizi şimdiki zaman kipinin bütün hoyratlığından kurtardığın için teşekkür ederiz Gizem. Seni izlemek ne güzel bir bilsen…


Kategori

Kategori