Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İlkokul öğretmenimi 'ihbar' ediyorum, bana Aziz Nesin okuttu!

İlkokulu Ankara'da Teğmen Kalmaz İlkokulu'nda okudum.

Önlüklerimiz maviydi. Sınıflarımız kalabalıktı. Her sırada üç kişi otururduk. Dörtlememiz gereken zamanlar bile olmuştu.

Sınıf öğretmenimizin adı Sabahat Yılmaz idi.

Ufak tefek, yumuşak sesli bir öğretmendi.

Kimi zaman sabrı taşar cetveli aline alırdı ama çoğunlukla sakin, anlayışlı bir öğretmendi. Ders aralarında oyunlar oynatırdı bize. Sevgisi öfkesinden fazlaydı hep.

Üçüncü sınıftayken bir kitap okutmuştu. Her gün, son derste. Çoğunlukla beni tahtaya diker, bana okuturdu. Ayrıcalık yapmamak için "Okumak isteyen var mı?" diye sorardı önce. Kimi gün başka bir arkadaşım okurdu ama çoğunlukla 'iş' bana kalırdı.

Her gün bir bölüm. İlk günden sonra, kendime güvenim artmıştı, biraz 'rol keserek' okumaya başlamıştım.

Gözümüzden yaşlar gelene kadar gülerdik. Ben okurken gülmemek için kendimi zor tutardım. Eğer zaman kaldıysa okuduğumuz bölümle ilgili yorumlarımızı dinlerdi. Öyle felsefi yorumlar değildi elbette. "Ben en çok şuna güldüm, şu lafı bir daha okuyalım mı" tadında sohbetler demek daha doğru.

Sabahat Öğretmen'in bize okuttuğu kitap Aziz Nesin imzalı bir kitaptı: Şimdiki Çocuklar Harika.


Aziz Nesin'i saygı ve özlemle andığımız bu gün, bana ilkokul üçüncü sınıfta Şimdiki Çocuklar Harika'yı okutan öğretmenimi de sevgiyle anmak istedim.

Fil Uçuşu'nda "Kitap Yasaklamak: Öğretmenler, Muhbir Vatandaşlara Karşı" başlığıyla yazdığım yazının hemen sonrasında bu anıyı hatırlamam tuhaf. Bugünün 'muhbir vatandaşı' çerçevesinden bakarsak, benim de Sabahat Öğretmenimi 'ihbar' etmem gerekiyor.

Yazın bir kenara: Sabahat Öğretmen, bana Aziz Nesin okuttu.

Bana güvendi. Benimle konuştu. Beni dinledi. Beni anladı.

Sözümü tekrar edeyim. Yarına o 'muhbir vatandaşlar' kalmayacak. Yarına Sabahat Hoca kalacak. Aziz Nesin'in her bir satırı kalacak.

Aziz Nesin'e ve Sabahat Yılmaz'a sonsuz saygı ve teşekkürlerimle...


Kitap yasaklamak: Öğretmenler, muhbir vatandaşlara karşı

Haberi okumuşsunuzdur.

Buket Uzuner'in çok okunan-çok bilinen kitabı Kumral Ada Mavi Tuna'yı öğrencilerine 'öneren' bir öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Bu soruşturmanın nedeni, kitapta 'cinsel yönden sapkın ifadelerin yer alması'.

Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerine bu kitabı okumalarını öneren öğretmenden 'savunma' istedi.

Savunma talebinde altı çizilecek yerler var: Kızlı erkekli sınıf, aile kültürü, toplumumuzun kimliği, kimliği tam oturmamış öğrenciler...

Bu savunma talebi metnini yazanların, bu noktaları açıklamasını çok isterdim. Ama mümkün değil. Her şey bir yana, bu muğlak noktaların net bir karşılığı olmadığını hepimiz biliyoruz. Sadece duruma ciddi bir bakış uydurabilmek ve metni derinlikli göstermek amacıyla bulunmuş 'kılıflar' diyebiliriz.

Yine de şu net: Bu metni hazırlayanlar kızlı erkekli sınıflardan rahatsız. Açıkça dile getiriyorlar bunu. Ayrıca lise düzeyindeki bireyleri 'kimliği tam oturmamış öğrenciler' olarak görüyorlar, tanımlıyorlar.

Peki öğretmenden savunma istenmesi noktasına nasıl geliniyor?

Öğretmenler, öğrencilerine okuma listeleri hazırlıyor, kitaplar öneriyorlar. Kimi öğrenciler bu kitapları okuyor, kimileri seviyor, kimileri sevmiyor. Kimileri öğretmenleriyle kitap üstüne tartışmak istiyor, kimileri kitapta 'sevmedikleri bölümler' üstünden öğretmenlerine cephe alıyor.

Bir de veliler var. Çocuklarının elinde gördükleri kitapla ilgilenen ve bu kitapları bir 'aile sansüründen' geçirmek isteyen veliler. Olabilir. Hiç değilse bu sayede, o veliler de kitap okumuş oluyorlar. Ama iş ' aile sansürü' ile kalmıyor. 'Sevmedikleri bölümler' üstünden bir 'yasaklama kampanyası' başlatmaya kadar götürüyorlar işi kimi zaman. Okul yönetimine şikayette bulunuyorlar.

Kitap öneren öğretmenle 'aynı görüşte' olmayan okul yöneticileri de var tabii. Kitabı ellerine alıp 'sevmedikleri bölümleri' görünce beyinlerinden vuruluyorlar. Kimliği tam oturmamış öğrencilerin bu bölümleri okuyunca birer canavara döneceğini öngörüyorlar. Muhbir öğrenci, muhbir ebeveyn, muhbir eğitmen hemen resmi kanallara başvuruyor.

Sonrasında gelsin yasaklamalar, soruşturmalar, kovuşturmalar...

Buket Uzuner ve Everest Yayınları, bu son olayda gerekli basın açıklamalarını yaptı. Konunun hukuki sürecinin takipçisi olacaklarına da eminim.

Ama olayın vehametini 'bir yazarın falanca kitabı bilmem hangi lisede yasaklandı-toplatıldı' çizgisinden daha ötede görmemiz gerektiği kesin. Bu çizginin nerelere kadar uzayabileceğini tahmin etmek zor değil. Kimin, hangi 'bölümü sevmeyeceği' ve hangi refleksle 'muhbir vatandaşa' dönüşeceğini düşünsenize...

Bir öğretmenin, öğrencilerine kitap önerme heyecanını-arzusunu yok etmenin sonuçlarını düşünsenize...

İşin bu kısmı oldukça ciddi.

O öğretmenlere sahip çıkmamız gerekiyor. Öğrencisine yeni kapılar açmaya çalışan, onların zihnine güvenen bir öğretmeni 'muhbir vatandaşın' kör karanlığına bırakmamak gerekiyor.

Bir kitabı, bir okulun 50-60 öğrencisine yasaklayabilirsiniz. Kumral Ada Mavi Tuna ya da başka kitapların içeriğinde sizi rahatsız eden bölümleri o öğrencilerin dünyasından yok ettiğinizi sanabilirsiniz. Öğretmenlerin, öğrencilerine olan güvenini soruşturmalarla sarsmaya çalışabilirsiniz.

Ama dünya tarihi muhbir vatandaşların gammazlamaları, muğlak soruşturma metinleri üstüne kurulmuyor.

O kitaplar kalacak yarına.

Ve yarını, o kitapları öğrencilerine 'öneren' öğretmenler kuracak.


İpekli Mendil Kütüphanesi'nden Açık Davet

İpekli Mendil yolculuğunda çekilen fotoğraflardan bir sunum hazırlanmış.

Dileyen yazının sonunda paylaştığım videoyu izleyebilir. Ama baştan söyleyeyim. Bazı fotoğraflar sizi hiç ilgilendirmeyecek. Tanımadığınız öğrenciler, tanımadığınız öğretmenler... Arada yazarlar, müzisyenler göreceksiniz ama onlar da bir yere kadar çekebilir ilginizi. Antakya'da bir lisenin başından geçenler sizleri çok ilgilendirmeyebilir. Bunu gayet iyi anlarım ve hak veririm.

Ama bu macerayla ilgilenenler de olacaktır. Onlara şunu söyleyebilirim. Her bir fotoğraf karesinin bir hikayesi var. Bütün hikayelerde de öğrenciler var. Kimi okumaya meraklı kimi biraz muzip, kimi ergenliğin en delişmen çağında kimi bir gölge gibi yaşamayı seçmiş. Kiminin derdi deniz kiminin umudu. Kimi Ahmet Büke'ye sarılmış, kimi maNga üyeleriyle bir şarkının notaları olmuş. Faruk Duman'a soru sormaya hazırlanan da orada, Özgür Can Öney'le poz vermeye çalışan da. Olur da seyredersiniz, öğrencilerin yüzlerine iyi bakın derim.

Çünkü o öğrenciler, İpekli Mendil Kütüphanesi'nin asıl sahipleri. 'Uzun İnce Bir Edebiyat Öğretmeni' ile çıktıkları bu yolculukta kütüphanelerine, kitaplarına ve yarınlarına dört elle sarılan öğrencilerin hikayesi bu. Onlar, Antakya Narlıca Anadolu Lisesi Edebiyat Öğretmeni Mehmet Tutar'ın rüya takımı. Onlar, okul müdürünün de büyük desteğiyle Anadolu'da bir lisenin kütüphaneye dönüştürülmüş odasından bütün dünyaya açılmayı başarmış gençler. Onlar, sanatın 'hayranlığa kapılmak' değil, 'sorgulamak ve araştırmak' olduğunu bilen özgür ruhlu bireyler.

İpekli Mendil Kütüphanesi, okul yönetimiyle İpekli Mendil kitabının yazarı edebiyat gönüllülülerinin  ortak başarısı. Bu başarı hikayesinin tam da orta yerinde, benzersiz bir edebiyat öğretmeni duruyor; Mehmet Tutar. Mehmet Öğretmen, yine kendisi gibi edebiyat öğretmeni olan eşi Hüsne Tutar ve oğulları Onur ve Ulaş'ın desteğini de arkasına alarak yürüyor hayatta. Okulun genç ve başarılı yönetici kadrosunun ve diğer öğretmenlerin desteğini de anmak gerekiyor elbette. Mehmet Tutar, bütün bunları birleştiren bir simyacı.

İpekli Mendil kitabının yazarlarına gelince... Kitabın kapağında çok sayıda isim var. Ama dürüst olalım; bu kütüphanenin oluşmasında bu isimlerin bir kısmı özellikle anılmalı. Zaten o isimler öykü ile olan bağlarını hem İpekli Mendil adını verdikleri bloglarında, hem sosyal medya hesaplarında, hem de basılı dergilere verdikleri katkılarda gösteriyorlar. Hepsine teşekkür ediyorum.

İpekli Mendil blogunu takip etmenizi de özellikle öneririm: https://ipeklimendil.wordpress.com/category/ipekli-mendil/

Bu konuda yazacağım, söyleyeceğim çok şey var aslında. Bir gün uzun uzun Hüsne Tutar öncülüğünde açılan İpekli Mendil Öykü Bahçesi'ni anlatmalıyım. Bu girişim, başlı başına bir model oluşturuyor. Öğrencileri kitapla buluşturma ve okuma dünyası üstünden birliktelik yaratmanın benzersiz bir modeli. Açıkçası bu konularda tek çabam, kütüphane ve öykü bahçesinin bir model olarak öncü olması.

Fotoğraflara bakmak isteyenleri daha fazla bekletmeden bütün sanatçılara açık bir davetim olacak.

Yazarlar, müzisyenler, ressamlar, oyuncular ve sanatın bütün dallarındaki üreticiler! Hepinizi Antakya'ya İpekli Mendil Kütüphanesi'nde öğrencilerle buluşmaya davet ediyoruz. Gelin Antakya'ya, öğrencilerle buluşun. Deneyimlerinizi anlatın onlara, soruları cevaplayın. Kitaplarınızı imzalayın, şarkılarınızı birlikte dinleyin. Bol bol fotoğraf çektirin, bu büyük albümdeki yerinizi alın. Akşama da Antakya mutfağının harika yemeklerini tadın, sohbeti benzersiz bir masaya konuk olun. Sizler de bu hikayenin bir parçası olun.

Şimdi sıra sizde!


Gaétan Soucy’den bir demir leblebi: Kibritleri Çok Seven Küçük Kız


Kısa ve sarsıcı bir roman olan Kibritleri Çok Seven Küçük Kız okurunu faşizmle yüzleştiriyor


“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Çarpıcı bir giriş cümlesiyle  başlıyor Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Gaétan Soucy’nin romanı 1998 yılında yayınlandığında, edebiyat dünyasının büyük bir kısmı tarafından ayakta alkışlanmış ve okurlar arasında da heyecan uyandırmıştı.

Daha ilk paragraf bitmeden farklı bir hikayeyle ve dünya algısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz: “Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Soucy, romanı boyunca ilk paragrafın son cümlesinde çerçevesini çizdiği dört eylemin için yerleştiriyor kahramanlarını: Tereddüt etmek, var olmak, korkmak, acı çekmek. Bütün olayı kardeşlerden birinin bakış açısından ve birinci tekil şahıs anlatıcı aracılığıyla aktarıyor. Bunu yaparken de, duygusal olarak despot babanın kurduğu kurallar dünyasından ve fiziksel olarak da evden/malikaneden hiç çıkmamış birinin dilini oluşturuyor. Okuduğu kitaplardan süzdüğü cümleler, baba tarafından sınırlandırılmış bir eğitimin katkıları, kardeşiyle kurduğu evrenin kimi zaman çocuksu kimi zaman uydurmaca nesneleriyle oluşmuş bir dille konuşan anlatıcıyı yaratmak için dilbilgisi ve yazım hatalarına, kuralsız cümlelere, yaratılmış kelimelere yaslanmış yazar. Romanın girişinde yayıncı, çevirinin de bu doğrultuda yapıldığı konusunda okuru bilgilendiriyor. Yeri gelmişken romanı Fransızca aslından çeviren Aysel Bora’ya bu zorlu çevirisi nedeniyle teşekkür etmeliyim.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, 150 sayfalık, ince denebilecek bir roman. Ancak hem yarattığı dil, hem de ele aldığı konu nedeniyle tam bir demir leblebi. Adının sevimliliğine kanıp da eline alan okuru üzeceğini söyleyebilirim. En sert anlarda bile alaycılığından ve mizahından bir şey kaybetmiyor ama hemen arkasından sert bir tokat indirmeyi de ihmal etmiyor.

Baba’nın ölümü ardından beklenmedik bir gerçekle yüzleşir kardeşler. Dünya dönmeye devam etmektedir. Yani bir yandan bu ölümle ve babanın ölü bedeniyle,  bir yandan da akıp giden hayatın ta kendisiyle başa çıkmak zorundadırlar. “Kâinatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.”

Kitabı okurken sıklıkla Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli benzersiz filmi Kynodontas (Dogtooth) geldi aklıma. Çocuklarını dış dünyadan soyutlayıp farklı bir evren bilgisiyle büyüten ailenin hikayesi, izleyen herkesi sarsan bir film olarak çoktan sinema tarihindeki yerini aldı. Sarsıcı bir faşizm eleştirisi olan Dogtooth’ta eğitim ve dil konusu, bütün o şiddetin tam merkezinde duruyordu.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’da da yazar, baskıcı babanın ölümüyle başlayan çözülmede aynı çizgilere basarak yürüyor. Dilbilgisini Saint-Simonkitaplarını, felsefeyi de Spinozakitaplarını çalışarak öğrenmiş bir anlatıcı var karşımızda. Ama bu konudaki bilgileri de baskıcı babanın süzgeciyle değerlendirmesi ve gündelik bilgi konusunda, despotun kurallarının dışına çıkamaması. Bir yanda sosyoloji biliminin sıfır noktasında duran ve eserlerinde geleneksel otorite kavramıyla hesaplaşan Saint-Simon, diğer yanda Tanrı kavramıyla hesaplaşması sonucunda din düşmanı olmakla suçlanan Spinoza. İşte bu zorlu sarkacın ortasında hem ikisinin düşünceleriyle de dalga geçen hem de sıkıştıkça onlara başvuran bir anlatıcımız var: “Spinoza’nın anlaşılmaz ötesi etik’ini okumadan önce kendime sorduğum bin bir türlü soru, kafama işte o an üşüşüyordu, çok değil daha geçen sene başka birçok şeyin yanı sıra, gerçek dinin ölüm üzerine bir meditasyon değil, hayat üzerine bir meditasyon olduğunu oradan öğrendim, ey çürüme!”

Dogtooth kapalı sisteme, baskıcıya, tirana, diktatöre karşı çıkışını ve isyanını her şeye rağmen doğanın varlığına sığınılabileceği ile gösteriyordu yer yer. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız da benzer bir bakışı paylaşıyor. Üstüne faşizmin karanlığından yeni ve alaycı bir dille çıkılabileceğinin işaretlerini de barındırıyor.

Kahramanına “Ne kadar hiçseniz, o kadar manevi desteğe ihtiyacınız vardır,” dedirten kitap, adıyla ilişkisini de sarsıcı finaline saklıyor.


1958 doğumlu Kanadalı yazar Gaétan Soucy, , 9 Temmuz 2013’te Montreal’deki evinde kalp krizi geçirerek öldüğünde arkasında Kefaret, Müzikhol ve Kibritleri Çok Seven Küçük Kız gibi ödüllü ve sarsıcı kitaplar bırakmıştı. Elimizdeki kitap Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler almış ve birçok dile çevrilmiş bir kitap.

Kimi okurlar midesine yumruk atan kitaplarla mücadele etmeyi sever. Böyle okurlardansanız önce Yorgos Lanthimos imzalı Kynodontas (Dogtooth) filmini izlemenizi, ardından da eşsiz bir okuma deneyimi veren Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’ı okumanızı öneririm. Çünkü bu kitap edebiyatın hala yeni şeyler söyleyebileceğinin kısa ve çarpıcı bir örneği.

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


Necatigil'in Edebiyat Sevgisi

Aslında başlık farklı olabilir. Sadece edebiyat sevgisi demek yetersiz çünkü. Sevgi, inanç, çalışma azmi, hayat mücadelesi, paylaşmak, çoğaltmak... Daha başka şeyler de söylenebilir.

İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden Miguel de Unamuno'nun öyküleri Yaman Adam adıyla Can Yayınları'ndan yayımlandı. Hem de Behçet Necatigil'in klasik çevirisiyle.


Farklı bir önerim olacak... Kitabı ister alırsınız ister almazsınız. Ama ne olursa olsun, girin bir kitapçıya, alın kitabı elinize ve Ayşe Sarısayın'ın "Genişletilmiş Yeni Baskı İçin Birkaç Söz" başlıklı giriş yazısını okuyun. Bu yazıda Necatigil'in 1947'de başlayan Unamuno ilgisine, bu kitabın yayımlanması için dönemin önemli yayıncılarıyla mektuplaşmasına, bu süreçteki kararlılığına, edebiyat sevgisine ve benzersiz üslubuna tanık olacaksınız.

Sonrasında kitabı ister alın, ister almayın. Orası size kalmış...

Kimi zaman kısacık bir yazının, bir mektuptan yapılan alıntının çok şey anlattığını bilirsiniz. Sayfalar dolusu gevezelikten daha değerlidir, yerinde edilmiş bir cümle. Bir kitabın ruhuna girmek, biraz da o araya sıkışmış cümlelerin değerini anlamakla oluyor.

Necatigil, bu kitapları Almancadan çevirmiş. Yeni baskıları için, İspanyolcasından bir karşılaştırma yapılmış. Elbette Necatigil'in anlatımına sadık kalarak.


Burası önemli. Eski çevirilerin, özellikle de edebiyatımızın önemli isimleri tarafından yapılmış çevirilerin üstünde yeniden çalışılması ve o günlerin çeviri anlayışının da şimdiki zamana taşınması. Benim gibi meraklı okurlar için büyük hazine.

Yaman Adam'la birlikte Unamuno'nun iyi bilinen romanı Sis de, yine Can Yayınları tarafından, yine Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlandı. Okumadığım bir kitaptır. Onu da okuma listesine almanın zamanı...


Dünyaya Che’nin zihninden bakmak

Sonunda uykuya dalacağım ama önce kendime sormayı beceriyorum, acaba bir gün avcıların borazanlarının halen duyulduğu bölümden adagionun mazbut olgunluğuna, oradan da sessizce mırıldandığım allegro sona nasıl geçeceğimizi bilecek miyiz; karşımızda canlı kalanlarla uzlaşma becerisini gösterebilecek miyiz?

Buluşma’nın ben-anlatıcısı söylüyor bunları. Yani, devrimci yoldaşları ile birlikte Küba’ya doğru giden Ernesto Guevara. Che ve devrimci arkadaşlarının, Granmaadlı tekneyle çıktıkları bu yolculuk, Küba Devrimi’nin işaret fişeğini ateşleyen büyük buluşmanın çarpıcı hikâyesi.


Bu kısa ama etkileyici hikayenin yazarı, Latin Amerika edebiyatının en etkileyici isimlerinden Julio Cortazar. Usta yazar, birinci tekil şahsın bakış açısıyla öyle bir dünya kuruyor ki, okuduklarımızın Che tarafından Sierra Maestra dağlarında, ölümün karanlık şarkısıyla geçen bir yolculukta yazıldığına inancımız bir an bile sarsılmıyor. Cortazar, anlatıcısının ‘gerçek-hayal’ sarkacındaki salınımını, benzersiz bir ustalıkla yansıtıyor. Che’nin ağzından oldukça sert bir “’şimdiki zaman’ hikayesi dinliyoruz. Ama bir yandan da geçmiş-gelecek arasındaki gelgitler ve zihinsel tartışmalar, karakteri derinlikli ve olabildiğince gerçek kılıyor. Che üstünden bir devrim romantizmi yaratmak kaygısı yok Cortazar’ın. Olayları bir gazeteci mesafesiyle ve bilim insanı soğukkanlılığıyla anlatıyor. Ama anlatısını öyle noktalarda soluklandırıyor ki, okur, Che’nin devrime duyduğu aşkı tümüyle özümseyebiliyor.

Yazarın ustalığının, kısacık bir hikayede büyük bir düşünce ve duygu evreni kurabilme yeteneğinin billurlaştığı yerler var. Mozart’ın Av kuartetinin metne katılışı bunlardan biri. Bir gece molasında, ay ışığı altında uzandığı yerden dalların gölgesine bakan Che, Av kuartetinin giriş bölümünü anımsar ve şöyle düşünür: “...biz de kendi meşrebimizce, umutsuz, amatör bir savaşı ona anlam veren, onu meşrulaştıran ve en sonunda zafere taşıyan bir düzene dönüştürmek istedik, ki bu zafer; yılların boğuk av borazanlarının ardından bir melodinin yeniden inşası olabilir; adagioyu takip eden allegro son, aydınlığa kavuşmak olabilir.”

Che’nin astımı, yüksek ateşi ve sanrıları nedeniyle sayıklamalara dönüşen bölümler, yazarın ustalığına şapka çıkarttığımız bölümler. Devrimin önde gelen komutanlarıyla buluşacağı yolculuk boyunca Che, allegronun, yani neşeli ve hareketli melodilerin geleceği günlerin hayalini kuruyor.


Cortazar’ın, Che’nin ağzından, burjuva ahlakının ve konformistlerin ikiyüzlülüğü üstüne söyledikleri, günümüzde de geçerli. “...aptal gibi tam da kendisinin ya da en iyi ihtimalle çocuğunun sonunu getirecek değerleri savunurken...” Bu bölümde yazar, Che’nin iç dünyasına sert bir giriş yapıyor. Hesaplaşma, özeleştiri ve yüzleşme, Cortazar’ın kaleminde birer cümle –hatta birer kelime- ile mümkün olabiliyor.

Buluşma, Türkçede ilk kez yayımlandı. Cortazar’ın kısa öyküsü 2007’de Arjantin Çizerler Birliği Altın Madalya Nişanı sahibi illüstratör Enrique Breccia’nın resimleriyle yayımlanmış. Delidolu Yayıncılık, bu baskının İspanyolca aslından yapılmış çevirisini, sert kapaklı özel bir baskıyla okurlara ulaştırdı.

Çevirinin girişi, anlatının dünyasına kolayca girmemize izin vermiyor; “teselli etmek, yemin etmek, fayda etmek, tasdik etmek, icra etmek”, “izahı mümkün olmayan”, “gerçekleşmesi sağlandı” vb. engebelerden geçmek gerekiyor. Altuğ Akın’ın çevirisi ilerleyen sayfalarda ritmini buluyor ve okurları biraz daha rahatlatıyor. Çevirisi zor bir metin, belli. Orijinaliyle kıyaslamadan, olumsuz bir söz söylemek haksızlık olur. Ancak, Türkçe açısından söylüyorum, daha ‘kararlı” bir çeviri dili olabilirdi.

Ernesto Che Guevara üstüne yazılmış çok sayıda kitap okuduk, filmler izledik. Kimileri, Che’yi yakın tarih gerçekliğinden koparıp, romantik bir popüler ikonuna dönüştürmekten öteye gidemedi. Kimileri bileneni tekrar etti, yeni bir şey söyleyemedi. Delidolu Yayıncılık sayesinde ilk kez okuduğumuz Buluşmaise, kısa ama çok vurucu bir Che anlatısı. Cortazar’ın anlatıcısının zihnine girip, orada yaşadığı bilinç akışı sayesinde, Che’nin Küba Devrimi’ne doğru yürüyüşünü birlikte adımlıyoruz.


Devrim her zaman mümkün; Cortazar’ın anlatısı bunu fısıldıyor.


Kategori

Kategori