Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Okuma Notları: The Beatles / Hunter Davies

1. Bu biyografiyi yıllardır duyardım. Birkaç yıl önce yurt dışında bir baskısını görmüştüm ama hem kalınlığından hem küçük yazılarından hem de fiyatından gözüm korkmuştu. Kara Plak Yayınları 450 sayfalık özenli baskıyı 35 liradan piyasaya çıkarmış. Elbette gönül daha ucuz olmasını istiyor ama bugünün yayıncılık koşullarında böyle bir kitap için 35 lira iyi fiyat.


2. Kitabın çevirisi Doruk Yurdesin'den, girizgah yazısı da Ömer Madra'dan. Açık Radyo'da bu ikilinin yaptığı The Beatles programı, yayıncılık tarihimizin yüz akı işlerdendir. Çeviri Doruk Yurdesin'in elinde çok şey kazanmış.


3. Aslında Hunter Davies'in bir gazeteci için fazlaca teferruatlı bir dili var. Kimi yerlerde rahatlıkla zaman-mekan bütünlüğünü kaybedebilecek hatta savrulabilecek bir anlatım. Detaycı olmak isteği, zaman zaman kalabalık bir anlatımı tercih etmesine neden olmuş. Kitabın ilk sayfalarında bu detaycı anlatım yorabilir. Pes etmemek lazım. Çünkü bu ritme alışınca sayfaları hızla akan bir kitaba ulaşıyor insan.

4. Ama biyografinin bir gazetecilik başarısı olduğunu da özellikle söylemek gerekiyor. Çünkü harika bir alan çalışması var ortada. Davies, önce resmi biyografi yazarı olmanın, sonrasında da grup üyeleriyle yakınlaşmanın avantajlarını iyi kullanmış. Gazetecilikte içeriden bilgi önemlidir. Bu kitap, tümüyle içeriden.


5. Bir başka konu ise, biyografiye konu olan öznelerin özgür dili. Ama John Lennon'un Brian Epstein'le bir gece takıldığını söylediği bölümde olduğu gibi, nereye kadarı gerçek-nereden sonrası The Beatles üyelerinin delişmenlikleriyle uydurduğu bilgiler, emin olamıyoruz. Hunter Davies, bu noktalarda devreye giriyor ve okurunu zamanında uyarıyor. Gazetecinin gözlem gücü, okuma sürecimizdeki şüpheleri azaltıyor.


6. Ben en çok Hamburg dönemiyle ilgilendim. Yıllar önce Ankara Batı Sineması'nda grubun o döneminin anlatıldığı bir film izlemiştim. Bu filmi ne kadar arasam da ulaşamadım. İyi bir film olup olmadığını hatırlamıyorum ama özellikle Stuart Sutcliffe/Astrid Kirchherr aşkından oldukça etkilenmiştim. Kitap sayesinde bu hikayeye çok daha sağlam yollardan girdim. Bu konuda başka okumalar da yapacağım.

7. Kitapta beni etkileyen bir başka bölüm 1968 bölümü. Birçok açıdan önemli bir yıl. Ama The Beatles'ın hikayesi açısından dikkat çekici kırılmaların yaşandığı bir yıl. Bu kırılmalar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrası doğumluların 1968'e gelindiğinden ne halde olduğunu göstermesi açısından da önemli. Bir başka konu ise, The Beatles efsanesi oluşurken arka planda yaşananlar. Kapitalizmin pozisyon alma konusundaki şehveti kimi zaman tüyler ürpertiyor.

8. Bu kitabın okuru olmak için The Beatles sevmek ya da dinleyicisi olmak gerekmiyor. Önemli bir yakın tarih okuması. Üstelik müzik ve popüler kültür dünyası üstünden.

9. Kara Plak Yayınları harika bir iş yapmış. Yapmaya da devam edecek. Takipçisiyiz artık.

10. Bu konuda bir başka yazıyı da Kiamore Blog için yazdım: http://blog.kia.com.tr/yasam/liverpooldan-cikalim-yola


Sophia Loren: Dün, Bugün, Yarın

Elbette değerlidir herkesin hayat hikayesi.

'Hayatımı yazsam roman olur' klişesinden öte bir değer bu.

Bizi biz yapan hikayelerin toplamından oluşuyor ömür dediğimiz şey.

Kimi zaman, özellikle Fil Uçuşu'nda otobiyografik notlar yazıyorum. Anılar, an'lar, kişiler.. Ama oturup bütün hayat hikayemi yazmayı, otobiyografik bir kitap kaleme almayı hiç düşünmedim. Böylesi kitapların 'samimi' olması zordur çünkü. Kimi olayları tam hatırlayamazsınız, kimilerini değiştirmek zorunda kalırsınız, şunu incitmeyeyim-bunu kırmayayım derken ufaktan yalan söylemeye başlarsınız. Oysa hayat sizi üzmüş ve kırmıştır. Tuhaf işler...

Üstelik hafızam o kadar güçlü değil. Böyle bir kitap yazmak istediğinizde ayrıntıların, yılların, isimlerin, mekanların önemi artıyor. Elime yüzüme bulaştırırım korkusu da var elbette.

Kendim yazamam ama biyografik ve otobiyografik kitaplar okumayı severim. Özellikle de ilgi alanıma giren bir kişinin hayatını izlemek hoşuma gider. Otobiyografiler daha da vurucudur benim için.

Giriş uzun oldu, okuduğum kitaptan yola çıkarak bir hesaplaşma yaptım çünkü. Soru şuydu: "Ben hayatımı yazsam Sophia Loren kadar ayrıntıcı olabilir miyim?" Cevap belli; olamam.


Sophia Loren'in her satırını kendisini yazdığını söylediği "Dün, Bugün, Yarın" isimli otobiyografisini okuyorum. Kitap Kırmızı Kedi etiketiyle raflarda. Baskısı için yayınevini özellikle tebrik etmek gerekiyor. Çeviri kimi yerlerde okuma temposunu düşürse de, Loren'in evcimen dilini korumaya özen göstermiş.

Sinema yıldızlarının otobiyografileri -örneğin bir edebiyatçının otobiyografisinden- daha fazla görüntüye sahiptir. Okuduğunuz her satırda imgeler uçuşur kafanızda. Loren'in kitabında bu durum daha da coşmuş. Sadece kişisel hikayesinin değil, başta Napoli ve Roma olmak üzere, bütün İtalya'nın da portresini çizmiş. Marlon Brando'nun 'kendinden emin' hikayesine kıyasla, abartılı bir 'tevazu' gösteriyor Sophia Loren. O mütevazı hikayenin içinde entelektüel bir figür görülüyor. Yükselişindeki dinamikler ve dengeler biraz örtülmüş. Ama sinema dünyasında kadın olmanın her tür zorluğu hissediliyor.


Sophia Loren'i çok severim. Kitabı okuduktan sonra hayranlığım arttı ve rahmetli Şakir Eczacıbaşı'nın Loren tutkusuna bir kez daha hak verdim.

Anlatacak, paylaşacak çok sahne var kitapta. Ama paylaşmayacağım. Okuma zevkinizi azaltmak istemem. Kitap 25 lira. Baskı kalitesini ve kalınlığını göz önüne alınca mantıklı bir fiyat bu. Ben ikinci baskısını aldım. Yeni baskılar yapacağına da eminim.

Kitabı parlatmak için ağdalı cümleler kurmayacağım. Sinemayı, otobiyografi okumayı ve elbette Loren'i sevenler mutlaka okuyacaktır zaten.

Okurken şunu düşünün: Günün birinde kendi hayatınız yazacak olsanız ne kadar dürüst olabilirsiniz?


Bir okuma listesi

Bir okuma listesi

Radikal Kitap, bayram seyahatinde yanımıza hangi kitapları alalım sorusunun peşine düştüğünde aşağıdaki listeyi yazmıştım. Bir de Fil Uçuşu'nda paylaşayım dedim.


Kavgam – Karl Ove Knausgaard
Norveçli yazarın altı ciltlik “itiraf” metni tüm dünyada konuşuluyor. Buna değer mi yoksa sadece sansasyonel bir metin mi? Okuyun ve kendiniz karar verin.

Yalan Yıllar – Can Kozanoğlu
Hem ‘Acemi Eğitimi’nin devamını okumak isteyenlere hem de Kozanoğlu’nun samimi dilini özleyenlere.

Diriliş – Stephen King
Yazarın tutkunları için özel bir öneri cümlesine gerek yok. Ama yine de konunun  “binlerce volt elektrik” gücünde olduğunu söyleyeyim.

Tokyo Uçuşu İptal – Rana Daspugta
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden yolcular ve birbirlerine anlattıkları hikayeler. Edebiyatın terapi gücü ile yetişkinler için masallar. Anlatıların yolu Türkiye’den ve İstanbul’dan da geçiyor.

Dünya Bu Kadar – Mahir Ünsal Eriş
Karakterden karaktere, anıdan anıya, hikayeden hikayeye yolculuk. Son durakta herkes ‘sarsılıyor’. Eriş, edebiyatımızın yüzünde bir gülümseme.

Kalem Yapın Beni Kalem! (Tek Ciltte) – Aziz Nesin
Ustanın 100.doğum gününde harika bir hediye. Aziz Nesin’in ürün verdiği bütün türlerden örneklerin toplandığı bir cilt.

Altyazı’nın Gayri Resmi ve Resimli Türkiye Sinema Sözlüğü
Altyazı dergisinin 150.sayı sürprizi, bence son yıllarda sinema için yapılmış en iyi işlerden biri. Uzun uzun anlatmama gerek yok. Her kütüphaneye şart.

Günübirlik Hayatlar – Irvin D. Yalom
Yalom, Türkiye’de gayet yakından tanınan bir yazar. Gerçek psikoterapi öyküleriyle ilgilenenler için ‘gerçek’ bir kitap.

Küfür Etmenin Kısa Tarihi – Melissa Mohr
Bütün dünyayı ‘kalaylamak’ isteyenlere tavsiye.

Barbarın Kahkahası – Sema Kaygusuz
Tatil, dinlenme ve tembellik zamanı Sema Kaygusuz’un kaleminde bir tokada dönüşüyor.

Burhan Sönmez: İstanbul İstanbul

Burhan Sönmez günümüzün en iyi yazarlarından biri.

İstanbul İstanbul’u okumakta geç kaldığımı söylemeliyim. Gerçi bir kitabın okunmasında ‘zaman’ nerededir, onu da ayrıca sorgulamak lazım. Zamanını beklemiş demek ki. Kafamın bin hikayeyle dolu olduğu bir haftada okumak daha iyi geldi. O hikayeleri silip, kendisini daha da görünür kıldı bu kitap.


Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo ve Küheylan Dayı’nın hikayelerinde, Zinê Sevda’nın sessizliğinde kayboldum gittim. Aman bu ‘kaybolmak’ meselesi yanlış anlaşılmasın. ‘Hemhal’ oldum demek daha doğru olacak...

Burhan Sönmez’in Bianet’ten Aybars Bayındır’a verdiği söyleşiden bir paragrafı paylaşmak isterim.

Edebiyatımızda İstanbul kenti, genel olarak, zamanın bölünmesi temelinde algılandı. İki İstanbul vardı: Geçmiş zamanın özlemle anılan İstanbul’u ve bugün içinde yaşanan, ânın, hercümercin, kaygıların ve çözümsüzlüğün İstanbul’u. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden başlayıp bütün yirminci yüzyıla yayılan değişim, kayıp ve nostalji duygusunun bir yansıması olan bu algı, zamanla bir edebi tarza dönüşerek, kabuk bağladı. Geçmişi yücelten ama bugüne şüphe, bulanıklık ve mutsuzlukla bakan yazar üslubu, edebiyatımızı güçlendiren değil onu bir kalıbın içinde boğan bir hava yarattı. İstanbul İstanbul’da, zaman ile mekanı birleştirmeye ve bununla birlikte aynı mekana iki farklı yerden bakmaya çalıştım; yeraltından ve yer üstünden. Yeraltı acının ve ölümün, yer üstü ise özgürlüğün, aşkın ve hayalin kenti gibi verilirken, bir süre sonra bunların aslında farklı değil bütün oldukları fark edilir. Bakhtin’in “kronotop” kavramıyla ifade ettiği zaman-mekan birliğidir bu. Bir kent bölünemez de; ona doğrusal, lineer bir hayat giysisi de giydirilemez. İçinde çeşitliliğini yaşayan, kuran, kurgulayan, şaşırtmacalar, ileri gitmeler ve geri dönüşlerle, öngörülmez bir biçimde yaşayan bir kent. İstanbul, yoğun bir geçmişi ve yüklü bir insan imgesini bugün yüklenmiş durumda. Bu ona, yüzünü geçmişe dönmeyi değil, ânı ve geleceği kurma ve kurgulama hakkı vermeli. Hannah Arendt, modern çağı, benzerlik ilkesinin zaferi sayarken, bu konuda başrolü elbette kente verebiliriz. Edebiyat işte bu benzerliğin bilincinde olarak, onun içindeki farklı katmanları ve bakışları bulup öne çıkarır.

Söyleşinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.


İstanbul İstanbul, mutlaka okunması gereken kitaplardan...

Geçiş Döneminin Aktörleri


En iyi belgesel Oscar’ını alan Citizenfour’da, Eric Snowden bir otel odasında The Guardian’in kurt gazetecisi Ewen MacAskill’e kitlesel dinleme işleminin nasıl gerçekleştirildiğini anlatıyor. MacAskill’in sistemin işleyişini anlamak için sorduğu soruları, hoş bir tebessümle yanıtlıyor Snowden. 1952 doğumlu bir gazeteciye karmaşık gelen bu işleyiş, 1983 doğumlu bir bilgisayar uzmanı için tebessümle geçiştirilecek kadar basit çünkü.


İnternetin doğuşuna tanıklık etmekle, internetin olduğu bir dünyaya doğmak arasındaki fark.

Dürüst olalım, hala bütün dünyada sayısal ortamda yayıncılık ve e-kitaplar konusunda ürkek sorularımız, tedirgin algılarımız ve şüpheci bir bakış açımız var. Teknolojik gelişmelerin, adaptasyon süremizden hızlı olduğu bir çağda, kaçınılmaz bir durum bu.

Dünya teknolojik gelişmelerin hızı karşısında şaşkına düşen bir kuşakla, bu gelişmeleri hızla algılayan ve uyum sağlayan bir kuşağın birlikteliğini yaşıyor. Ortada bir çatışma olduğu söylenemez. Ama bir “denge sorunu” olduğu da tartışılmaz. Kısacası bir ‘geçiş dönemi’ yaşıyoruz.

Her geçiş döneminde olduğu gibi sancılar var. Bu sancılar sadece Türkiye’de değil dünyada da hissediliyor. Kültür tarihindeki tüm sancılı dönemlerle bir benzerlik var ortada. Baskı teknolojilerinin doğuşu nasıl kültürü kilisenin tekelinden kurtardıysa, bu sayısal devrim de bilginin kitleselleşmesi konusunda önemli bir adımdır.

Düşündürücü olan, bu geçiş döneminin beklenenden uzun sürmesi. Basılı kitaplardan elektronik kitaplara geçiş̧, el yazmalarından basılı kitaba geçişten pek de farklı yaşanmıyor. Yeni gelenin var olanı ‘öldüreceği’ korkusu devam ediyor. Bir önceki kuşak, bütün tedirginliğini bir takım felaket senaryolarıyla sürdürmeye çalışıyor: Psikolojik felaketler, toplumsal felaketler, ekonomik felaketler, kültürel felaketler.

Dijital Çağ, yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp “izleyen/okuyan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim. Bir zamanlar daktiloda yazdığım yazıları çoğunun merkezi İstanbul’da olan dergilere, Ankara’dan mektuplarla yollardım. Karbon kağıdıyla kopyalar alırdım kendime ve ilk sayfayı özenle katlayıp bir zarfa yerleştirirdim. Gönderdiğim hiçbir yazıya olumlu ya  da olumsuz bir geri dönüş olmadı, arşivimde bir red mektubu yok yani. Çünkü cevap olumluysa bilmediğiniz bir tarihte, dergide görürdünüz yazınızı. Dergilerin, yayınevlerinin kaleleri daha aşılmaz surlarla çevriliydi yani, iktidar alanları daha genişti ve eleştiri geçirmez bir fanusla örtülüydü. 90’ların başında daktilom yerini ilk bilgisayarıma bıraktı. Artık karbon kağıdının karasına bulaşmam gerekmiyordu. Üstelik birkaç yıl içinde posta idaresinin yavaşlığından da kurtuldum. Elektronik posta diye bir şey girdi hayatıma. Evimde, çalışma masamdaydım ve yazdığım bir metin, hızlıca hedefine doğru yola çıkıyordu. Ayrıca mektubumu gönderdiğim kişiden yanıt da alabiliyordum artık. Elbette bir acelecilik gelmişti üstüme, yazdığım bazı metinler demlenmeden, aceleye kurban gitmiştir bu dönmede. Ama bu dijital çağın edebiyata olumsuz etkisi değil, bir dönemin yazara ettiğidir. Daha da ötesi yazarın kendine ettiğidir.

Dijital çağ yeni bir yazar grubunu, yeni bir dergicilik anlayışını tedavüle sokmuştu bile. 1998 yılında yeni ortamın dinamikleriyle, bir sayısal dergi çıkarmaya karar verdim. altzine deneyimim de böyle başladı. Fiziksel yayıncılığın sınırlarını aşmak, yeni ortamın teknolojik olarak sunduklarıyla edebiyatın zihnini birleştirmek istiyordum. Sadece okunan değil yaşayan metinler yaratmak, bu anlamda internet üstü uygulamaları metnin içine dahil etmek amacındaydım. Benim gibi düşünen yazar ve tasarımcılarla bir araya gelince, altzine kendi ruhunu yaratmaya başladı. Yeni yazım teknikleriyle birlikte okuma dinamiklerinin de farklılaşması ilgimizi çekiyordu.


Kişisel deneyimden de yola çıkarak genel olarak yayıncılık için söyleyebileceğimiz bir konunun dergiler dünyasında da geçerli olduğunu görüyoruz: İnternet dergicilik anlayışında bir değişim yaratmıştır. Üstelik sadece teknolojik gelişmeler sayesinde kendi ortamındaki dergilerde değil, fiziksel dergilerde de bir değişime yol açmıştır. Kimilerinin internet insanları hap bilgilere mahkum etti savının da altını çizmek gerekir. Editoryal bakış açısı olmayan, niteliksiz işler fiziksel ortamda olduğu gibi internet ortamında da vardır ancak buradan bir genellemeye gitmek doğru olmaz. Başka bir bakış açısıyla internet insanlara doğrudan bilgiye ulaşma olanağı tanıdı da diyebiliriz. Artık dergicilik daha çok fikir sahibinin kontrolü altında. Bir matbaa bulup, grafikere, filmciye, renk ayrımcıya para vermeden, kendi işinizi kendiniz görerek, evinizde bilgisayar başında derginizi üretmek mümkün. Bu sistem fiziksel olarak da “el rahatlatan” bir sistem. Yani evde oturduğunuz yerden derginizi hazırlayıp, bir matbaaya götürüp, bastırabilirsiniz de.

Dergilerle başladım. Ama bu bilgiyi genel olarak yayıncılığa taşıyabiliriz. Çok önemsediğim bir konu internet üstü yayıncılığının dağıtım tekellerini kırma ve hız konusundaki becerisi. Türkiye’de birçok nitelikli yayıncının, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketlerinin ağır koşulları altında ezildiğini, biliyoruz. Ön ödemeler, yüksek iskonto oranları, yayınınızın görünürlüğü için talep edilen ekstra ödemeler… Üstelik bu ağır koşulları kabul etseniz bile, dağıtım şirketinin ilgisi satış hacminizle oranlı. Belli bir oranı tutturamadıysanız (-ki böyle bir arzunuz olmasa, spesifik bir alanda kalma hayaliniz olsa bile oranlar devreye giriyor), yayın hayatınıza veda etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Oysa internet üstü yayıncılık, size okur sayısını önemsemeden içerik üretme hakkı veriyor. Bir artısı daha var; hız. İnternet taze bilgi anlamına geliyor. Günümüzde taze bilgi sadece büyük grupların tekelinde de değil; twitter, facebook, instagram ve benzerleri kişisel bilginin ve görünürlüğün kanıtı olan ortamlar. Kısacası yayıncılık hiç olmadığı kadar çoğulcu artık. Hatta bu cümleyi daha iddialı bir hale getirmek mümkün: Yayıncılık ve edebiyat, dijital çağda, her zamankinden daha paylaşımcı ve çoğulcu.

Bu noktada duralım. Elbette bu gelişmelerle birlikte kimi eleştiriler de kendiliğinden doğuyor. Özellikle de sanatsal bir yazın türü olarak edebiyat cephesinden bakınca. En çok duyulan sözlerden biri şu: “İyi de, önüne gelen kendini yazar sanıyor, edebiyat yaptığını sanıyor, bu gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?” Tehlike vurgusunu genel bir söylem olarak aktarmıyorum. Kendi kulaklarımla duyduğum bir soru bu: “İnternet üstündeki bu yayıncılık gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?”


Bu sorular geldiğinde Umberto Eco’ya başvurabiliriz. “Yazının elin bir uzantısı olduğunu ve bu bakımdan neredeyse biyolojik olduğunu düşünebiliriz, doğrudan doğruya vücuda bağlı bir iletişim teknolojisidir yazı,” der Eco.

Eco, “okumak için maddi bir ortam gerekir,” derken sadece bildiğimiz fiziksel kitap ortamını değil, taştan papirüse, rulolardan elektronik ortama bütün mecraları kastetmektedir. Bir harf bilgisayar ekranında ne kadar sanalsa, elimize aldığımız bir kitapta da o kadar sanaldır. Her iki mecrada da gerçekliğini zihnimizin koridorlarında oluşturur. Bu anlamda hafifletici “sanal” vurgusu en basit yorumla “komik” oluyor elbette. Her “maddi ortam” kendi yazma ve okuma dinamiklerini beraberinde getirir. Asıl tehlike edebiyatı bir dokunulmazlık sarayına hapsetmektir.

Üstelik “Dijital Çağ” vurgusunu sadece bilgi işlem teknolojileri parametresi üstünden okumak da pek doğru olmaz kanımca. Sanatın her alanına yayılmış bir algılama farklılığını göz ardı edemeyiz. Sinemadan plastik sanatlara, mimariden müziğe uzanan bir değişim sürecinin içinde, edebiyatın köşesinde durup izleyici olmakla yetinmesini beklemek safdillik olacaktır. Bu hızlı büyüme sürecinde katılımcı olmak isteyen bireyler, bilgi alış-verişinde bulunan kullanıcılar, artık sürecin birer oyuncusu olarak davranıyorlar. Bilgi akışının sürekliliği içinde kendilerine bir yer edindiler. Her tür üretimin perde arkası konusunda doğrudan bilgiye ulaşma şansları var. Sanatsal üretimin yarattığı yanılsama, daha rahat sorgulanır oldu. Bütün bu sorgulamanın, sanattan ve edebiyattan alınan estetik zevki azaltmadığı, aksine katılımın hazzıyla artırdığı gözle görünen bir gerçek.


Kişisel deneyimlerime sayısal bir yayınevi olarak tanımladığımız altkitap ile devam etmek isterim. 2001 yılında kurduğumuz yayınevi, düşünsel üretimin bedava olmasından daha önemli olan, özgür olması zihniyetinden yola çıkan, okurlara kitapları ücretsiz olarak ulaştıran bir yayınevi. Artık bilgi her yere ulaşabiliyor. İmece çalışmalarla bunun üzerinde herkesin bir parça katkısı olmalı. İşte altkitap’ta bu çoğaltmanın bir parçası olmak için yayıncılık yapıyor. Dünyanın her yerinden eşit şartlarda, eşit zamanda içeriğe ulaşma hayalini gerçekleştiriyor. Üstelik yayıncılığın en önemli maliyet ayaklarını ortadan kaldırarak: kağıt maliyeti, baskı maliyeti, dağıtım ve depolama maliyeti. Bu maliyetlerin sadece para karşılığıyla değil bir yandan da zaman karşılığıyla ve ekolojik karşılıklarla ölçülmesi gerekiyor elbette. Üstelik böylesi bir yayıncılık, ticaretin “satış” üstünden geliştirdiği anlayışla da mücadele edebiliyor. Bir kitabı, alıcısının birkaç kişi olacağını bilse de yayınlayabiliyor.  Bazı çok değerli akademik eserler basım maliyeti yüzünden yayınevlerince kabul edilmiyorlar. Oysa sayısal yayıncılığın böyle bir ticari gerilimi yok.

Ayrıca sayısal yayıncılığın, fiziksel yayıncılığa da büyük katkısı var. Fiziksel yayıncı, özenli-nitelikli kitaplar basmaya yönelecek. Elbette avantajları da dezavantajları da var; önemli olan bu düşünceyi ve sistemi denge unsurları üstünden işlevsel kılmak. Sayısal yayıncılık ve e-kitaplar eğer fiziksel yayıncılığı bitirmeye çalışan bir öcü gibi tanıtılmaz ve okur-yazarlığa katkı sağlayacak bir başka alan olduğu vurgulanırsa her şey yolunda gidecek.

Yazar cephesinden en öncelikli dezavantajı telif hakları meselesinde kilitleniyor. Ancak burada da öncelikli mesele, internet ve benzeri ortamlar konusundaki yasal düzenlemeler. Bundan on yıl önce “e-kitaplar yüzünden yazarın telifi ve yayıncının geliri ortadan kalkacak,” diyenler internetin nasıl da büyük bir ticari arenaya dönüştüğünü gördüler.

Elektronik yayıncılık konusunda yarını görmeye çalışan paneller, bildiriler, sunumlar devam edecek. Kaçınılmaz bir durum bu. Bir geçiş döneminin aktörleriyiz ve kültür tarihinde bizlere düşen rol de bu sahnede rol almak.

Aslında çivi yazısından papirüse, matbaadan elektronik yayıncılığa soru aynı: Nasıl ürettiğimizin değil, ne ürettiğimizin peşinde miyiz? Kültürü ve sanatı ekonomik bir çemberin baskısından kurtarıp yaygınlaştırmak istiyor muyuz?  Düşünceyi özgürleştirmek için atılacak adımları destekleyecek miyiz?

Elektronik yayıncılık bu soruları cevaplamak için yeni bir kapı gösteriyor bize. Önemli olan o kapıyı çalmaya cesaretimizin olması.
Yükselen nefret kitaplara da yöneliyor

Yükselen nefret kitaplara da yöneliyor

Olay basına yansıdı. Artık buna sıradan faşizm falan diyemez kimse. Planlı, sistemli bir olay bu.

Hangi olay mı? Aşağıdaki açıklamayı okuyunca anlayacaksınız.

Türkiye Yayıncılar Birliği olayla ilgili bir açıklama yaptı. Aynen paylaşıyorum:

Samsun’un Atakum ilçesinde bağımsız kitapçılık yapan Adalı Kitabevi yaklaşık 20 kişilik bir grubun saldırısına uğramış, kitabevi sahibi Yalçın Tatlıdil ve 4 kişi bıçakla yaralanmıştır.Saldırganlar aynı zamanda kafe olarak hizmet veren kitabevine ellerinde satır ve bıçaklarla saldırmış, içerde oturanları yaralamış, kitabevinin masa, sandalye ve camlarını da kırarak olay yerinden ayrılmışlardır.

Basından öğrendiğimiz bu acı saldırı, ülkemizde bilinçli bir şekilde körüklenen, farklılıkların kamusal alanda özgürce ifade edilmesine yönelik tahammülsüzlüğün ve nefretin son örneğidir. Bu tür “döner bıçaklı, satırlı, muştalı” saldırılar sokakta artık hemen herkesin başına gelebilecek bir tehdit halini almıştır. Saldırganların harekete geçmesi için sokakta kartopu oynamak, akşam kadınlı-erkekli dolaşmak, politika tartışmak, tacize tepki göstermek gibi sayısız sebep icat edilebilmektedir. Sebepler ne kadar kabul edilemez olursa olsun, bu saldırıların sakatlanmalar ve can kayıplarıyla sonuçlanan ağır bedelleri vardır.

Adalı Kitabevi’ne yapılan saldırı münferit bir olay değil, ülkemizde çeşitli nedenlerle bilenen kutuplaşma ve gerilim atmosferinin, bir arada yaşam kültürü yok edilirken “hoşgörülerek” yükseltilen linç kültürünün son hazin örneğidir. 

Yalnızca Adalı Kitabevi’ne değil tüm okur-yazarlık faaliyetine, kitaplara ve kitapçılara, yayınlama özgürlüğüne yapılmış saydığımız bu saldırıyı kınıyor, bir arada yaşama umudumuzu yitirmemek için yayıncılarımızı ve kamuoyunu Adalı Kitabevi ile dayanışmaya çağırıyoruz.

Yayıncılar şimdiden "kitapçı" hayali kurmalı

Abu Dhabi'deyim.

Kitap Fuarı'nda yapacağım iki konuşma için geldim buraya. Konuşmalardan biri elektronik yayıncılık üstündeydi. Konuşmamın içeriğini daha sonra yazarım. Öncelikle bir diğer konuşmacının, İzlandalı Egill Johansson'un bir görüşünü paylaşmak istedim.

Egill, öncelikle bir yayıncı. Aynı zamanda Reykjavik'te bir kitapçısı da varmış.

Yayıncılık dünyasının yeni dinamikleri içinde "şehir kitapçılarının" öneminin altını çizdi konuşmasında. Market-kitapçılar ve internet üstü satışların, bu kitapçıların önemini artırmaya başladığını söyledi.

Katılıyorum.

Zamanın ruhuyla market-kitapçılar ve internet güçlü görünüyor. Ama "insandan insana" olan ve kültürel bir paylaşım anı yaşatan kitapçılar, kısa süre içinde daha büyük önem taşıyacaklar.

Günümüzde dağıtım tekellerinin ve büyük sermaye gruplarının gölgesinde küçülmeye-kapanmaya mahkum edilen kitapçılar, önümüzdeki yıllarda daha büyük önem kazanacaklar.

Bu konuda daha uzun bir yazı yazmalı.

Şimdilik bir öneriyle bitireyim: Kitap dünyasında büyük aktör olmak isteyen bütün yayıncılar, kendilerine ait bir küçük bir kitapçı dükkanının hayalini kurmaya şimdiden başlamalı.

Benden söylemesi.
10 Mayıs 2015. Abu Dhabi Kitap Fuarı
Egill Johansson ve ben, gelen bir soruyu dinlerken…

Elif Key: "bize iki çay söyle…"

Diyeceğimi baştan diyeyim: Elif Key’in “Bize İki Çay Söyle…” adlı kitabını mutlaka okuyun.

Bitmek bilmeyen bir toplumsal ergenlik halinin her yüzü var sayfalarda. “Ah ne güzel yıllardı o yıllar,” kolaycılığına kaçmadan, şaşkın bir romantizmin şekerli cümlelerine yenik düşmeden yazılmış bir kitap bu. Geçmişi kutsallaştırma, okuru kutsama derdi olmayan satırlarda, kimsenin başını okşamıyor Elif Key. Onun yerine ruhları rendeden geçirmeyi tercih ediyor. Hem de ruh küçücük kalana kadar. Yazarın iyisi, elini rendeye kaptırmaktan korkmayandır ne de olsa...
Ama kitapla ilgili bir yazı değil bu. Bu yazıyı yazmama neden olan, Elif Key’in kapak içindeki beş satırlık hayat öyküsünden bir cümle.
“1992 yılında bir kadın dergisinde gördüğü ilanda ‘Bir gençlik dergisi için yazısına güvenenleri bekliyoruz’ yazıyordu; kalktı gitti, kapıyı Kanat Atkaya açtı.”
Cümle bu.
Bir yazarın ilk kitabında yer vermek istediği beş satırlık hayat hikayesinin iki satırı böyle.
Tekrar tekrar okudum bu satırları. Bir gazetecinin arkadaşına güzelleme yaptığı, “O olmasaydı, ben olmazdım,” havalarından şarkı bestelediği satırlar değil bunlar. Daha da önemlisi, bir gazetecinin “Usta’ya Saygı” isimli kısa film çalışmasının senaryosu da değil.
İnsanın yüzüne tatlı bir gülümseme yayılmasına neden olacak bir selam sadece. Selam ve aynı kararlılıkla yola devam.
Kısa süre önce Metin Solmaz’la bir muhabbet sırasında, Ankara’daki “Çalıntı” dergisi yıllarını andık. Ben de Metin’in kapısını çalmış ve dergide yazmak istediğimi söylemiştim. Muhabbet arasında Metin hem o ilk karşılaşmayı, hem de yazılarımdan birinin adını söyledi. “Kötü bir yazıydı,” dedim. “Belki de o yüzden hatırlıyorumdur,” dedi, gülüştük.
Ankara’dan posta aracılığıyla yazılar yolladığım “Hayalet Gemi” dergisi de, İstanbul’a gelir gelmez bana kapılarını açmıştı. Murat Gülsoy’la ilk buluşmamızı çok iyi hatırlıyorum. Sonrasında o buluşmanın öncesindeki-sonrasındaki komik anların karikatürünü çizip çok gülmüşüzdür.
Metin, Murat... ve daha nice isim. Her birini güzelliklerle, yoğun sohbetlerle, çalışkan gecelerle, kahkaha dolu masalarla anıyorum.
İşte tam bu noktada, Elif Key’in o cümlesinin ‘büyülü bir cümle’ olduğunu düşünüyorum.
Usta’nın dokunulmazlığını, Çırak’ın eksik görülme halini reddeden bir cümle o. Usta’nın kibirli duruşunu, Çırak’ın başı önde yürüme zorunluluğunu reddeden bir cümle. Usta’nın kendisine hayranlığının, Çırak’ın kendisine güvensizliğinin bir öfkeye dönüşmesiyle alay eden bir cümle. Usta’nın elde ettiği iktidarı kaybetmemek için tutuculaşmasına, Çırak’ın bir gün Usta olmak umuduyla bu tutuculuğa hayran olmasına ayna tutan bir cümle.
Bir gün bir kapıyı çalarsın. Biri açar. Sonrasında birlikte yürümeye başlarsın. Kimin hangi konumda olduğuna aldırmadan, bir hedef kaygısı gütmeden. Sadece o yolculuğun ve yol arkadaşının değerini bilerek. O yüzden güzeldir Yoldaş demek.
Elif Key’in hikayesinde kapıyı açan Kanat Atkaya olmuş. Elif de ilk kitabında, yol arkadaşına şöyle bir selam çakmak istemiş. Biat etmeden, diz çökmeden, yağlamadan, allayıp pullamadan, iktidarın şehvetiyle ayarı kaymış cümleler kurmadan. Hepsi bu.
Devrek’li baston ustası Şükrü Çelebi’ye şapka çıkarılır. Göksu toprağından dünyanın en güzel çömleklerini yapan Hasan Usta’yı rahmetle anarım. Lakerdacı Tunç Ergunsu’nun ustalığına laf ettirmem. Daha ne ustalar vardır böyle... Her birinin çırağının bir gün usta olacağını da bilirim. Ama ustalık şapkasını eleştirilmemek için takan, yeninin sesinden korkan, yerinin rahatını kaybetmemek için çırağına püf noktası anlatmayan kişinin de, dünyanın son sayfasını göremeyeceğimiz hikâyesinde yeri olmadığını bilirim.
Bu yüzden ne Usta istiyoruz, ne Çırak...
Diyeceğimi dedim.
Şimdi Elif Key’in kitabını okumaya devam edeceğim. 

Meraklı bir kedinin anıları

Deneyimlerini içtenlikle aktaran, anlatan insanları dinlemenin mutluluğu başkadır. Bilgi birikimlerini kafanıza kakmadan, üstünlük taslamadan, kibirli cümleler kurmadan, olduğu gibi yansıtırlar. Hele bir de bu insanların “hikâye etme” yetenekleri gelişmişse, sıradan gibi görünebilecek bir olay, büyülü bir anıya dönüşür. Üstelik, sizi de bu anının bir parçası haline getirmeyi başarmıştır anlatıcı.

Engin Geçtan böylesi anlatıcılardan. Doksanlı yılların ortasından başlayarak, sadece psikiyatri ilgililerinin değil edebiyatseverlerin de yakından tanıdığı, takipçisi olduğu bir isim. “Dersaadet’te Dans” ile başlayan kurmaca yolculuğunda, “Tren” ve “Mesela Saat Onda” gibi çok önemli duraklar var. Benim Geçtan’la tanışmam, çocuk yaşımda, psikoloji eğitimi alan ablamın hayran olduğu bir kitabı karıştırarak başlamıştı. Evet, o meşhur “İnsan Olmak”tan söz ediyorum. Küçük not defterime, kitaptan bir-iki cümle kaydetmenin, büyüme sürecimi hızlandıracağına inanırdım. Bilimsel bir konuda bile, çocuk yaşımda anlayabileceğim şeffaflıkta cümlelerle karşılaşmak iyi geliyordu sanırım. Geçtan Hoca, lafı evirip çevirmeden, doğrudan ve sade anlatımıyla, bilgi birikimini herkese taşıyordu. Yıllar sonra anılar çerçevesinde kaleme alınmış anlatısı “Rastgele Ben” ile karşılaşınca, aklıma gelen ilk kelime ‘sadelik’ oldu. Sade ve içten bir anlatımın, okura nasıl şık bir davetiye çıkardığını görmüş oldum bir kez daha.


Dört bölüm-anlatıdan oluşuyor Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı çalışması. Bir Zamanlar Amerika’da, Dipsiz Kuyuda Yolculuk, La Turchia più bella ve Matriks ya da Apocalypse Now. Ellili yılların Amerika’sıyla başlayan ve günümüzle ilişkisini hiç koparmadan akan anılarında, yüksek sesle konuşmaya gereksinim duymadan, çok sayıda konuya dokunuyor Geçtan. Bilim dünyası, Amerikan rüyası, sosyal ilişkiler, göçmenlik, doğu-batı karşılaştırması, sistemle hesaplaşma ve dahası, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkıyor. “Pek çok insan seyahatlerinden hikâyelerle değil bilgiyle döndükleri için mutlu, bana göre ise bir serüveni oluşturan hikâyelerdir bilgi,” diyen yazar, yaşadıklarını bilgiye dönüştürüp hikâyesini arka plana atmamaya özen gösteriyor. Bu bakış açısı, doğal olarak, okuru da yaşananların bir parçası haline getiriyor.

Önceleri “saçları jöleli ve kâküllü, tipsiz bir oğlan” olarak gördüğü Elvis Presley’in sonradan nasıl hayranı olduğunu itiraf edecek kadar dürüst, Amerika’daki hastane yaşamında insanın sisteme yenik düştüğü anları gösterecek kadar kendinden emin bir anlatıcı var karşımızda. Amerikan Rüyası’nın yaldızını kazıyınca, altından çıkanları, yaşanmışlıkların üstünden okumak kadar zihin açıcı bir deneyim olamaz. Buradaki yaşanmışlık vurgusu önemli kanımca, Engin Geçtan da “Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur,” diyor zaten.

“Rastgele Ben”, bütün anıları hissettirmeden bugüne taşıma yeteneğiyle de dikkat çekici bir kitap. Amerika yolculuğu öncesinde yaşadığı bürokratik sancıları anlatırken yaptığı yorum, bir toplumun ruh halini yansıtması açısından önemli örneğin: “...kültürümüzde başarının da cezalandırılmak istendiği oluyor. Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan ifadesi. (...) Buyrukların korunağına sığınıp onlara biat eden kitleler tabii ki hâlâ var.”

Ellili yılların tutucu Amerika’sından aniden Mad Men dizisine geçtiğimiz, Yunan tragedyalarından toplumsal psikiyatriye bir çizgi çektiğimiz satırlarda, ne yaparsak yapalım “çocuk yetişkinlerden oluşan bir toplum olmanın sürüklenmelerinden”kurtulamayacağımızı imlerken, psiko-sosyo-politik alanda debelenip durmamızın dinamiklerini o kadar anlaşılır bir şekilde sıralıyor ki Engin Geçtan, bugünle yüzleşmek daha da kaçınılmaz bir hal alıyor: “Can sıkıcı bir durumlar karşılaştığımızda, onunla baş etmek yerine geçiştirmeye çalışmak, doğrudan sorumluluğumuz olan konularda sorumluyu sürekli kendi dışımızda aramak, yüzeysel sloganlar edinip kendimizi entelektüel sanmak, başkalarından daha akıllı olduğumuza inanmak...”


Nasıl? Hepsi tanıdık geldi değil mi? Engin Geçtan’ın “Rastgele Ben” adlı anlatısı, sadece geçen yüzyılın dünya dinamiklerini anıları izinde takip etmek için değil, bugünü anlamak için de ıskalanmaması gereken bir kitap.

Kategori

Kategori