Haber Takibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haber Takibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tepebaşı projesinin üstüne soğuk su

Tepebaşı projesinin üstüne soğuk su

Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Tepebaşı için hayal ettiği kültür sanat merkezini hatırlayanlar vardır.

Keşke buna ‘hayal’ demek durumunda olmasaydık.

Hikayeyi bilmeyenler veya unutmuş olanlar için birkaç hatırlatma yapayım: Suna ve İnan Kıraç Vakfı, 2005 yılında, TRT binasının bulunduğu yere dev bir kültür sanat merkezi inşa edilmesi için harekete geçti. Vakıf, o yıllarda proje için yaklaşık 200 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı. Projeyi Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’nin mimarıFrank Gehry çizdi. Sırf Gehry’nin böyle bir projeyi çizmesi bile çokça konuşuldu.

Ama bir yandan da bürokrasi konuşuyordu. Projeyi desteklediğini söyleyen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş cephesi bir yandan, hukuken eksper bedellerinin altına arsayı devretmesinin mümkün olmadığını söyleyen TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin bir yandan, zamana karşı yarışan İnan Kıraç bir yandan…

Uzatmayayım. Merak eden, konuyu derinlemesine araştırır.

Sonunda bu proje unutuldu gitti.

Geçen hafta vakfın Kültür Sanat İşletmeleri Genel Müdürü Özalp Birol’la uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Hem Pera Müzesi’nin on yıllık yolculuğunu hem de kültür-sanat dünyamızın artılarını, eksilerini konuştuk.

Söz elbette Tepebaşı projesine de geldi. Özalp Birol, net bir ifade kullandı: “Artık bu projenin gerçekleşeceğine inanmıyorum.”

Çok nedeni var bu yargının. Geçen zaman, bürokratik engeller, yatırımcıların iştahını kaybetmiş olması, Gehry’nin ilerleyen yaşı, vakıf cephesindeki hayal kırıklığı ve fazlası.

Proje gerçekleştirilebilmiş olsaydı sadece binanın altında yapılması düşünülen 800 metrekarelik çokamaçlı sergi salonu bile İstanbul’u bir lig yukarı taşıyacaktı. Bir anlamda PERA MODERN oluşacaktı. Bu projenin eriyip gitmesiyle Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın İstanbul’a kazandıracağı bir büyük yapıya veda etmiş olduk.

İstanbul’un siluetine yakışmayan TRT binasına bakmaya devam edeceğiz yani. Dileyen dilediği gibi yorumlasın bunu.

Ama bu hayal kırıklığı Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın ve Özalp Birol’un heyecanını, üretme arzusunu baltalayamamış.

Geçen on yılda yapılanlar, gelinen nokta önümüzdeki yıllar için gereken enerjiyi vermeye yetiyor. “Üç kişiyle çıktığımız yolda 60 kişiyi aşan bir kadroya ulaştık. Bir yandan dünya sanat arenasının en önemli isimlerini getirdik, bir yandan da unutulmaya yüz tutmuş isimleri gelecek kuşaklarla paylaştık. Kültür ve sanatta kamplaşmaların olmaması gerektiğini düşündük ve hep bu doğrultuda işler yaptık. Dünyada hayati öneme sahip politikaların hep kültür-sanata odaklandığı bilinciyle yürümeye devam edeceğiz,” diyor Özalp Birol.

1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından tasarlanan Bristol Oteli binası, cephesi korunarak 2005 yılında çağdaş ve donanımlı bir müze olarak renove edilip Pera Müzesi’ne dönüştükten sonra kimlerin eserlerini görmedik ki bu binada? Jean Dubuffet, Henri Cartier-Bresson, Rembrandt, Niko Pirosmani, Josef Koudelka, Joan Miró, Akira Kurosawa, Marc Chagall, Pablo Picasso, Fernando Botero, Frida Kahlo, Diego Rivera, Goya ilk akla gelenler...

“Bu sergilerin içinde sizi en çok hangileri etkilemişti?” diye sorduğumda Özalp Birol, operasyonel öğreticiliği olan sergileri hatırlatıyor:

“Rivera-Kahlo Sergisi benzersiz bir deneyimdi bizim için. Öyle bir kalabalığa hazır değildik. Kısa sürede çok şey öğrenmemizi sağladı. O günlerde gerektiğinde bilet kestim, gerektiğinde hediyelik eşya bölümümüzde satış yaptım. Marc Chagall Sergisi, İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle siyasi bir tıkanma sürecine girdiğinde, hızlı ve değerli bir çözüm bulmam gerekmişti. O süreçte oluşturduğumuz Kurosawa Sergisi bu nedenle çok değerlidir benim için. Sokak sanatını meşrulaştıran ve doğasını bozmadan sergileme yollarını araştırdığımız Street Art Sergisi’ni de çok önemserim. Hep gençleri istihdam etmek ve onlara ulaşmak isteyen müzemize çok yakışan bir sergi olmuştu. Bir de Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı sağlık alanındaki faaliyetlerini sanatla birleştiren, çağdaş sanatla nörobilim arasındaki ilişkiyi güçlendiren Temelde İnsan Sergisi’ni anmalıyım. “

Pera Müzesi, şu ana kadar toplam 73 sergiye ev sahipliği yapmış, bugüne kadar 1 milyon 150 binin üzerinde ziyaretçisi olmuş. Yola çıkarken planlanandan çok daha ilerideler yani. “Peki sonrası ne olacak, hayalleriniz nelerdir?” diye soruyorum. “Fiziki bağlamda işler müzenin boyutunu aşmaya başladı,” diyor Özalp Birol ve ekliyor: “Daha geniş bir alan, gençlerle daha fazla temas, sesi daha gür çıkan bir kültür-sanat atmosferi.”

Dilerim hepsi gerçekleşir. Pera Müzesi’nin İstanbul kültür sanat yaşamına önemli bir katkısı var. Bu katkının genişlemesi ve sürekliliği de önemli.

Sohbetin ardından Tepebaşı’na bakıyorum. İstanbul’un siluetine kaç kişi yakıştırıyordur şimdiki görüntüyü? Bir süredir “AKM ne olacak?” diye soruyordum. Şimdi bir soru daha ekleniyor: Tepebaşı Projesi neden olmadı?

Not: Suna ve İnan Kıraç Kültür Vakfı’nın Antalya’da neler yaptığını bir başka yazıda anlatayım. Şu anda müzede 14. İstanbul Bienali kapsamında Pera Müzesi için özel olarak üretilmiş bir iş var. Pera Müzesi yılı, Kasım ayında açılacak “Üryan, Çıplak, Nü: Modernleşme Süreci Türk Resminde Çıplak” sergisi ve “Bu Bir Aşk Şarkısı Değil” başlıklı video sanatı ve yerleştirme sergisiyle kapatacak.


Dilek Doğan için...


O yıllarda gençtik ve şöyle soruyorduk birbirimize: Sen nasıl öldürüldün?

Dilek Doğan bir polis operasyonu sırasında göğsünden vurulduğunda 24 yaşındaydı.
Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar?

Dün Radikal'de "Müzik susmaz, sanat susmaz!" başlığıyla bir yazı yazdım.

Yazının hikayesi şudur: Yavuz Çetin'in ilk albümü plak formatında basıldı, Mavi Sakal yıllar sonra bir araya geldi, ben de bunların heyecanıyla yazmaya oturdum. Ama daha ilk satırlarda kendime çeki düzen verme ihtiyacı hissettim. Ülkenin içine sürüklendiği engebeli yollarda hepimiz düşe kalka ilerlemeye çalışılırken, birileri "Müzik sussun!" diyordu.

Neden? Çünkü müzik eğlenceliydi.

Kimileri müziğin sadece 'eğlence' olmadığını, acıdan kahkahaya her duygunun müzikle sarıldığını söylediler. Biraz savunma gibiydi bu karşı duruş. Oysa bence savunmaya falan ihtiyacı yok müziğin. Eğlencelidir, doğru. Hüzünlü olduğu kadar eğlencelidir ve birlik duygusu sadece hüzünden değil, omuz omuza eğlenebilmekten de geçer.

Dünya 'biz' dediğimiz kitleden oluşmuyor. Kimileri ölümün arkasından ağıt yakıyor, kimileri dans ediyor. Acıyı her yerinden çekiştirip, her sahada yarıştırdığımız yetmiyor. Acı bile "biz" gibi yaşanmalı. (Bunu sevincini havaya kurşun sıkarak yaşayanlar söyleyince tuhaf oluyor ama oralara girmeyeceğim.)

Bu yazı birilerine tuhaf gelecek. Doğru. Çünkü bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Televizyondaki evlilik programlarına siyah tişörtle çıkmanın, beyin uyutan dizilerin yeni sezonlarına yanar döner başlangıçlar yapmanın, reklamlarda çocukların sömürülmesinin, eğlence programlarında timsah gözyaşları döküp hemen ardından reyting avcılığı yapmanın, televizyonda ne kadar yas tutulacağına 'merkez'in karar vermesinin normal olduğu bir devirde, bunun konuşuluyor olması tuhaf.

Gündüz ticaretini yapıp, gece elinde kibrit baskına çıkanların acısı değil bu. Herkesin acısı.

"Sanatı, müziği susturun," diyenin acısı değil bu. Dünyayı o müzikle, sanatla anlayanın da acısı.

Susmasını istediğiniz bir müzisyen nasıl yaşar biliyor musunuz? İktidar sofralarında diz çökenlerden, "ben işime bakarım"cılardan, yanar dönerlerden söz etmiyorum. Sanatını yaşadığı dünyadan ayrı tutmayan, sesini kısmayan, korkmayanlardan söz ediyorum. Anladınız vaziyeti.

İki ayrı grupta bas çalan bir arkadaşım var. Arada bir de stüdyoda kayda gidiyor. Geçen kışı ayda iki-üç gece 'sahne', bir-iki 'stüdyo' ile geçirmek durumunda kalmış. Bu işlerin bazıları para getirmiş, bazılarından 'bir ara hallederiz ödemeyi' sözleriyle eve dönmüş. Üç nüfuslu eve ayda 1000-1500 lira arası bir para gelmiş ya da gelmemiş. Yan işlerle, karısının maaşıyla falan idare ediyorlar.

Bu örneği verdiğim için bütün müzisyen arkadaşlarımdan özür dilerim. Utanıyorum.

Kimi müzisyen arkadaşım daha fazla kazanır, kimi daha az. Ama sonunda konserden-sahne çalışmasından gelecek para, bütçesinin lokomotifini oluşturur. İşte susmasını istediğiniz bir müzisyen en basit tanımıyla böyle yaşar. Üstelik böyle yaşayan bir müzisyen, sadece eğlendiren değildir. Düşündüren ve bilinçlendirendir. (Sekiz yıldızlı otelin havuzbaşında playback yapan müzisyenden farkını anlamayan varsa diye açıklama yaptım, kusura bakmayın.)

Kirasını ödeyemeyen müzisyen arkadaşlarım var. Kredi kartını iptal ettirmek zorunda kalanlar ya da daha küçük bir eve geçmenin hesabını yapanlar. Ama yanlış anlaşılmasın, amacım 'acındırmak' ve 'kaybedenler edebiyatı' yapmak değil. Sanat, bu mücadelelerin içinde boy vermeyi öğrenmiştir, dert etmeyin.

Sadece haksızlık üzdü. Bu kadar net.

Aynı soruyla noktalayayım: Bu toz duman ortadan kalktıktan sonra, kimler birbirinin yüzüne bakabilecek?



Sanat susmayacak!

Sanat susmayacak!

2015 yılında kültür-sanat dünyasında yaşananlara bakınca çok sayıda engelleme, yasaklama, sansür, baskı, hedef gösterme ve dava haberi çıkıyor karşımıza. Siyasetin kutuplaştırıcı diline sahip çıkanlarla, bu dille hesaplaşmaya girenlerin arasındaki makas açığı giderek büyüyor. Başkaldıran sanat, adalet duygusuyla atıyor adımlarını, sadece gündelik siyasetle değil kendi varoluşuyla da hesaplaşıyor. En azından bunu yapmaya cesaret ediyor. Gezi sürecinde vatandaşlığın yeni tanımını yapma çabasını gösterenler, bu cesareti ödüllendiriyor. Kısacası, bütün olumsuzluklara, yasaklamalara, engellemelere karşı sanat ve başkaldıran sanatçı güçleniyor. Kutuplaştırıcı siyasetin öfkelenmesinin ve -kendi tanımıyla- ‘muhalif sanatçıyı’ sürekli olarak hedef göstermesinin bir nedeni de bu.

Ne kadar hedef gösterseler de, ne kadar susturmaya çalışsalar da hesaplaşmaktan korkmayan sanatı susturamayacaklarını biliyorlar. Sanat, sıfır noktasından hareketlendi bile. Ayrıştırıcı, gücünü şiddetten alan, ötekileştiren dilin en büyük korkusu da bu: Sanatın özgür dilini susturamamak.

Egemenlerin canını sıkan gerçeği bir kez daha tekrar edelim: Sanat susmayacak.


O esnada başka bir yerde...

...başka bir yerde değil. Tam burada. Başka bir zamanda değil. Şimdi. 
6-7 Eylül 1955'te... İnsanlığın unutulduğu o günlerde...


Bugün, tarihin fotoğraflarına bakın. Kendinizden ve insanlıktan özür dileyecek kadar cesur olun. Bu ayıbın ve utancın parçası olmayın.


Sarnıç'a veda

Geç kalmış bir veda yazısı bu...

Temmuz ayının başında yazılmalıydı. Sarnıç Öykü’nün veda ettiğini okuduğumda.

Edebiyat dergilerinin ömrü vardır, bilirim. Böylesi tecrübelerim oldu, dergiciliğin nasıl dertli iş olduğunu yaşamış bir kişiyim. O yüzden şaşırmamak gerekiyor ama olmuyor işte. Yine de şaşırıyor, üzülüyor insan.

Sarnıç Öykü de geldi geçti.

Ocak-Şubat 2015 tarihli 21 numaralı sayısında, “İki Şiirin Arasında” ile beni kapağa taşmışlardı. Yazarın bir kitabının  merek altına alınmasının, her yönden çekiştirilip incelenmesinin değerini bilemezsiniz. ‘Boş yere öven’ değil, ‘inceleyen’ bir dergiydi Sarnıç. Hem o sayı için, hem de bugüne kadar bize kattıkları için çok teşekkür ederim.


Sarnıç Öykü, okuruna Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman ortak imzasıyla yayımlanan veda bildirisi şöyle:

“Sevgili okurlar, değerli öyküseverler, öykücü dostlarımız…
Sarnıç Öykü, 2012 yılının sonlarından bu yana aralıksız yayınlanıyor. Başından beri, her sayıda bir öykü kitabını dosya konusu yaptık; özellikle genç öykücülerin yeni kitaplarının okurla daha kolay buluşması için çaba harcadık. Öykücülüğümüzün ve öykü eleştirisinin gelişmesine katkı sunmak için çabaladık. Bu süre içinde tüm öyküseverlerin çok büyük, unutulmaz katkıları oldu. Burada adını anamayacağımız kadar çok isim var; hepsine tek tek teşekkür ediyoruz.

Ancak, özellikle renkli baskıyla artan maliyetler, dağıtım sorunları, bakanlığın kestiği abonelik vs. gibi bu ülkede her edebiyat dergisinin makûs talihi haline gelen sıkıntılar bizim de belimizi büktü. Bu nedenle artık Sarnıç Öykü’yü yayımlayamayacağız.

Yayına hazır olduğunu duyurduğumuz ve matbaada kalan son sayımızın odak kitabı, İnan Çetin imzalı Kureyş’in Kurtları’ydı… İnan Çetin’e, güzel söyleşisi, dosyaya katkısı bulunan dostlarımıza da çabaları için çok teşekkür ediyoruz.

Çok ama çok üzgünüz…


Saygı ve sevgilerimizle…”

Alain de Botton'un gözüyle "Haberler"


Haberler “Bir Kullanma Kılavuzu” – Alain de Botton


“Haberlerin uğultusu ve telaşı benliğimizin en derinlerine sızmış vaziyette, artık bir dakikalık bir sükûnet ne büyük başarı sayılıyor,” diyor Alain de Botton. Peki hiç bu “haberlerin” üretim cephesinin, yani haberciliğin bugününü ve yeni dinamiklerini düşünüyor muyuz? Evet, “haber kuruluşları, demokrasilerin barındırdığı rastlantısal bir özellik olmaktan öte, onların bizatihi kefilleridir” ama acaba “şimdiki durum” ne? Sarsıcı örnekler ve bakış açısı olgunlaştıran bir yaklaşımla haberciliği ele alıyor Alain de Botton. (Zeynep Baransel çevirisiyle, Sel Yayınları’ndan)


Zeynep Altıok ve Koray Kaya

Zeynep Altıok.
2 Temmuz 1993'te yaşanan Sivas Katliamı, babasını aldı ondan.

Babası Metin Altıok.
Şair.
Öğretmen.
İnsan.

O gün, Metin Altıok'la birlikte Madımak Oteli'nde yanıp giden bir çocuk vardı. Koray Kaya.
12 yaşındaydı.
Tombul yanaklarından sağlık fışkırıyordu.
Yemek yemeyi seviyordu. "Az ye, yoksa kızlar seni beğenmez," diyordu ablaları.
Bir de bisiklete binmeyi seviyordu. Büyüdüğünde 'vitesli' alacaktı.


Katliam yapıldığında 25 yaşındaydı Zeynep.
Koray'ın ablası olacak yaşta.

Koray'ı elinden tutup gezdirecek, onun dertlerini dinleyecek, büyüme sancılarına ortak olacak bir abla. Koray üniversiteye gideceği zaman, tercihlerini tartışacağı, karar vermesine yardımcı olacak bir abla. İlk aşkını anlatacağı, mahcup bir ifadeyle tavsiyeler alacağı bir abla.

Olmadı. Olamazdı.

Sadece Türkiye tarihinin değil, bütün insanlık tarihinin en lanet sayfalarından birinde yaktılar onları. Yakanları, yakan zihniyeti alkışlayanları, sonra da aklayıp paklayıp sırtlarını sıvazlayanları biliyoruz. Katili biliyoruz.

İşte Zeynep, yıllardır o katillerin, o katillere alkış tutanların peşinde. Sadece babasını kaybetmiş bir çocuk değil o. İnsanlığa dair bir davanın hamalı. Yükleni hepimizin derdini, taşıyor.

Artık bir milletvekili Zeynep Altıok. Mücadelesine meclis çatısı altında -politikanın nasıl kirli bir oyun olduğunu bilerek- devam edecek.


Dün Madımak Katliamını unutmadığını -unutmadığımızı- haykıran bir tişörtle gelmiş meclise. Oradaki iktidar meraklıların kafasına kakmak için değil, adalet isteyenlerin unutmadığını haykırmak için.

O fotoğrafa bakarken Koray'ı düşündüm. Yaşasaydı, yaşayabilseydi Zeynep Ablasının mücadelesine vereceği desteği düşündüm.

Zeynep... Yanındayız.

Koray... Merak etme, ablanı yalnız bırakmayacağız.

Unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.




Geçiş Döneminin Aktörleri


En iyi belgesel Oscar’ını alan Citizenfour’da, Eric Snowden bir otel odasında The Guardian’in kurt gazetecisi Ewen MacAskill’e kitlesel dinleme işleminin nasıl gerçekleştirildiğini anlatıyor. MacAskill’in sistemin işleyişini anlamak için sorduğu soruları, hoş bir tebessümle yanıtlıyor Snowden. 1952 doğumlu bir gazeteciye karmaşık gelen bu işleyiş, 1983 doğumlu bir bilgisayar uzmanı için tebessümle geçiştirilecek kadar basit çünkü.


İnternetin doğuşuna tanıklık etmekle, internetin olduğu bir dünyaya doğmak arasındaki fark.

Dürüst olalım, hala bütün dünyada sayısal ortamda yayıncılık ve e-kitaplar konusunda ürkek sorularımız, tedirgin algılarımız ve şüpheci bir bakış açımız var. Teknolojik gelişmelerin, adaptasyon süremizden hızlı olduğu bir çağda, kaçınılmaz bir durum bu.

Dünya teknolojik gelişmelerin hızı karşısında şaşkına düşen bir kuşakla, bu gelişmeleri hızla algılayan ve uyum sağlayan bir kuşağın birlikteliğini yaşıyor. Ortada bir çatışma olduğu söylenemez. Ama bir “denge sorunu” olduğu da tartışılmaz. Kısacası bir ‘geçiş dönemi’ yaşıyoruz.

Her geçiş döneminde olduğu gibi sancılar var. Bu sancılar sadece Türkiye’de değil dünyada da hissediliyor. Kültür tarihindeki tüm sancılı dönemlerle bir benzerlik var ortada. Baskı teknolojilerinin doğuşu nasıl kültürü kilisenin tekelinden kurtardıysa, bu sayısal devrim de bilginin kitleselleşmesi konusunda önemli bir adımdır.

Düşündürücü olan, bu geçiş döneminin beklenenden uzun sürmesi. Basılı kitaplardan elektronik kitaplara geçiş̧, el yazmalarından basılı kitaba geçişten pek de farklı yaşanmıyor. Yeni gelenin var olanı ‘öldüreceği’ korkusu devam ediyor. Bir önceki kuşak, bütün tedirginliğini bir takım felaket senaryolarıyla sürdürmeye çalışıyor: Psikolojik felaketler, toplumsal felaketler, ekonomik felaketler, kültürel felaketler.

Dijital Çağ, yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp “izleyen/okuyan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim. Bir zamanlar daktiloda yazdığım yazıları çoğunun merkezi İstanbul’da olan dergilere, Ankara’dan mektuplarla yollardım. Karbon kağıdıyla kopyalar alırdım kendime ve ilk sayfayı özenle katlayıp bir zarfa yerleştirirdim. Gönderdiğim hiçbir yazıya olumlu ya  da olumsuz bir geri dönüş olmadı, arşivimde bir red mektubu yok yani. Çünkü cevap olumluysa bilmediğiniz bir tarihte, dergide görürdünüz yazınızı. Dergilerin, yayınevlerinin kaleleri daha aşılmaz surlarla çevriliydi yani, iktidar alanları daha genişti ve eleştiri geçirmez bir fanusla örtülüydü. 90’ların başında daktilom yerini ilk bilgisayarıma bıraktı. Artık karbon kağıdının karasına bulaşmam gerekmiyordu. Üstelik birkaç yıl içinde posta idaresinin yavaşlığından da kurtuldum. Elektronik posta diye bir şey girdi hayatıma. Evimde, çalışma masamdaydım ve yazdığım bir metin, hızlıca hedefine doğru yola çıkıyordu. Ayrıca mektubumu gönderdiğim kişiden yanıt da alabiliyordum artık. Elbette bir acelecilik gelmişti üstüme, yazdığım bazı metinler demlenmeden, aceleye kurban gitmiştir bu dönmede. Ama bu dijital çağın edebiyata olumsuz etkisi değil, bir dönemin yazara ettiğidir. Daha da ötesi yazarın kendine ettiğidir.

Dijital çağ yeni bir yazar grubunu, yeni bir dergicilik anlayışını tedavüle sokmuştu bile. 1998 yılında yeni ortamın dinamikleriyle, bir sayısal dergi çıkarmaya karar verdim. altzine deneyimim de böyle başladı. Fiziksel yayıncılığın sınırlarını aşmak, yeni ortamın teknolojik olarak sunduklarıyla edebiyatın zihnini birleştirmek istiyordum. Sadece okunan değil yaşayan metinler yaratmak, bu anlamda internet üstü uygulamaları metnin içine dahil etmek amacındaydım. Benim gibi düşünen yazar ve tasarımcılarla bir araya gelince, altzine kendi ruhunu yaratmaya başladı. Yeni yazım teknikleriyle birlikte okuma dinamiklerinin de farklılaşması ilgimizi çekiyordu.


Kişisel deneyimden de yola çıkarak genel olarak yayıncılık için söyleyebileceğimiz bir konunun dergiler dünyasında da geçerli olduğunu görüyoruz: İnternet dergicilik anlayışında bir değişim yaratmıştır. Üstelik sadece teknolojik gelişmeler sayesinde kendi ortamındaki dergilerde değil, fiziksel dergilerde de bir değişime yol açmıştır. Kimilerinin internet insanları hap bilgilere mahkum etti savının da altını çizmek gerekir. Editoryal bakış açısı olmayan, niteliksiz işler fiziksel ortamda olduğu gibi internet ortamında da vardır ancak buradan bir genellemeye gitmek doğru olmaz. Başka bir bakış açısıyla internet insanlara doğrudan bilgiye ulaşma olanağı tanıdı da diyebiliriz. Artık dergicilik daha çok fikir sahibinin kontrolü altında. Bir matbaa bulup, grafikere, filmciye, renk ayrımcıya para vermeden, kendi işinizi kendiniz görerek, evinizde bilgisayar başında derginizi üretmek mümkün. Bu sistem fiziksel olarak da “el rahatlatan” bir sistem. Yani evde oturduğunuz yerden derginizi hazırlayıp, bir matbaaya götürüp, bastırabilirsiniz de.

Dergilerle başladım. Ama bu bilgiyi genel olarak yayıncılığa taşıyabiliriz. Çok önemsediğim bir konu internet üstü yayıncılığının dağıtım tekellerini kırma ve hız konusundaki becerisi. Türkiye’de birçok nitelikli yayıncının, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketlerinin ağır koşulları altında ezildiğini, biliyoruz. Ön ödemeler, yüksek iskonto oranları, yayınınızın görünürlüğü için talep edilen ekstra ödemeler… Üstelik bu ağır koşulları kabul etseniz bile, dağıtım şirketinin ilgisi satış hacminizle oranlı. Belli bir oranı tutturamadıysanız (-ki böyle bir arzunuz olmasa, spesifik bir alanda kalma hayaliniz olsa bile oranlar devreye giriyor), yayın hayatınıza veda etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Oysa internet üstü yayıncılık, size okur sayısını önemsemeden içerik üretme hakkı veriyor. Bir artısı daha var; hız. İnternet taze bilgi anlamına geliyor. Günümüzde taze bilgi sadece büyük grupların tekelinde de değil; twitter, facebook, instagram ve benzerleri kişisel bilginin ve görünürlüğün kanıtı olan ortamlar. Kısacası yayıncılık hiç olmadığı kadar çoğulcu artık. Hatta bu cümleyi daha iddialı bir hale getirmek mümkün: Yayıncılık ve edebiyat, dijital çağda, her zamankinden daha paylaşımcı ve çoğulcu.

Bu noktada duralım. Elbette bu gelişmelerle birlikte kimi eleştiriler de kendiliğinden doğuyor. Özellikle de sanatsal bir yazın türü olarak edebiyat cephesinden bakınca. En çok duyulan sözlerden biri şu: “İyi de, önüne gelen kendini yazar sanıyor, edebiyat yaptığını sanıyor, bu gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?” Tehlike vurgusunu genel bir söylem olarak aktarmıyorum. Kendi kulaklarımla duyduğum bir soru bu: “İnternet üstündeki bu yayıncılık gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?”


Bu sorular geldiğinde Umberto Eco’ya başvurabiliriz. “Yazının elin bir uzantısı olduğunu ve bu bakımdan neredeyse biyolojik olduğunu düşünebiliriz, doğrudan doğruya vücuda bağlı bir iletişim teknolojisidir yazı,” der Eco.

Eco, “okumak için maddi bir ortam gerekir,” derken sadece bildiğimiz fiziksel kitap ortamını değil, taştan papirüse, rulolardan elektronik ortama bütün mecraları kastetmektedir. Bir harf bilgisayar ekranında ne kadar sanalsa, elimize aldığımız bir kitapta da o kadar sanaldır. Her iki mecrada da gerçekliğini zihnimizin koridorlarında oluşturur. Bu anlamda hafifletici “sanal” vurgusu en basit yorumla “komik” oluyor elbette. Her “maddi ortam” kendi yazma ve okuma dinamiklerini beraberinde getirir. Asıl tehlike edebiyatı bir dokunulmazlık sarayına hapsetmektir.

Üstelik “Dijital Çağ” vurgusunu sadece bilgi işlem teknolojileri parametresi üstünden okumak da pek doğru olmaz kanımca. Sanatın her alanına yayılmış bir algılama farklılığını göz ardı edemeyiz. Sinemadan plastik sanatlara, mimariden müziğe uzanan bir değişim sürecinin içinde, edebiyatın köşesinde durup izleyici olmakla yetinmesini beklemek safdillik olacaktır. Bu hızlı büyüme sürecinde katılımcı olmak isteyen bireyler, bilgi alış-verişinde bulunan kullanıcılar, artık sürecin birer oyuncusu olarak davranıyorlar. Bilgi akışının sürekliliği içinde kendilerine bir yer edindiler. Her tür üretimin perde arkası konusunda doğrudan bilgiye ulaşma şansları var. Sanatsal üretimin yarattığı yanılsama, daha rahat sorgulanır oldu. Bütün bu sorgulamanın, sanattan ve edebiyattan alınan estetik zevki azaltmadığı, aksine katılımın hazzıyla artırdığı gözle görünen bir gerçek.


Kişisel deneyimlerime sayısal bir yayınevi olarak tanımladığımız altkitap ile devam etmek isterim. 2001 yılında kurduğumuz yayınevi, düşünsel üretimin bedava olmasından daha önemli olan, özgür olması zihniyetinden yola çıkan, okurlara kitapları ücretsiz olarak ulaştıran bir yayınevi. Artık bilgi her yere ulaşabiliyor. İmece çalışmalarla bunun üzerinde herkesin bir parça katkısı olmalı. İşte altkitap’ta bu çoğaltmanın bir parçası olmak için yayıncılık yapıyor. Dünyanın her yerinden eşit şartlarda, eşit zamanda içeriğe ulaşma hayalini gerçekleştiriyor. Üstelik yayıncılığın en önemli maliyet ayaklarını ortadan kaldırarak: kağıt maliyeti, baskı maliyeti, dağıtım ve depolama maliyeti. Bu maliyetlerin sadece para karşılığıyla değil bir yandan da zaman karşılığıyla ve ekolojik karşılıklarla ölçülmesi gerekiyor elbette. Üstelik böylesi bir yayıncılık, ticaretin “satış” üstünden geliştirdiği anlayışla da mücadele edebiliyor. Bir kitabı, alıcısının birkaç kişi olacağını bilse de yayınlayabiliyor.  Bazı çok değerli akademik eserler basım maliyeti yüzünden yayınevlerince kabul edilmiyorlar. Oysa sayısal yayıncılığın böyle bir ticari gerilimi yok.

Ayrıca sayısal yayıncılığın, fiziksel yayıncılığa da büyük katkısı var. Fiziksel yayıncı, özenli-nitelikli kitaplar basmaya yönelecek. Elbette avantajları da dezavantajları da var; önemli olan bu düşünceyi ve sistemi denge unsurları üstünden işlevsel kılmak. Sayısal yayıncılık ve e-kitaplar eğer fiziksel yayıncılığı bitirmeye çalışan bir öcü gibi tanıtılmaz ve okur-yazarlığa katkı sağlayacak bir başka alan olduğu vurgulanırsa her şey yolunda gidecek.

Yazar cephesinden en öncelikli dezavantajı telif hakları meselesinde kilitleniyor. Ancak burada da öncelikli mesele, internet ve benzeri ortamlar konusundaki yasal düzenlemeler. Bundan on yıl önce “e-kitaplar yüzünden yazarın telifi ve yayıncının geliri ortadan kalkacak,” diyenler internetin nasıl da büyük bir ticari arenaya dönüştüğünü gördüler.

Elektronik yayıncılık konusunda yarını görmeye çalışan paneller, bildiriler, sunumlar devam edecek. Kaçınılmaz bir durum bu. Bir geçiş döneminin aktörleriyiz ve kültür tarihinde bizlere düşen rol de bu sahnede rol almak.

Aslında çivi yazısından papirüse, matbaadan elektronik yayıncılığa soru aynı: Nasıl ürettiğimizin değil, ne ürettiğimizin peşinde miyiz? Kültürü ve sanatı ekonomik bir çemberin baskısından kurtarıp yaygınlaştırmak istiyor muyuz?  Düşünceyi özgürleştirmek için atılacak adımları destekleyecek miyiz?

Elektronik yayıncılık bu soruları cevaplamak için yeni bir kapı gösteriyor bize. Önemli olan o kapıyı çalmaya cesaretimizin olması.

Kategori

Kategori