Defter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Defter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazarken "soğukkanlı" olabilmek…

Yazıyla olan ilişkim üstünden günlük hayatımı nasıl düzenlediğim sorulduğunda sadece defterlerden ve kalemlerden söz etmem garip gelebilir. Ama oturduğum yerden, yazdığım an’a bakınca, sahne ışıklarının en çok onları aydınlattığını görüyorum. “Sabahları erken kalkar, hafif bir kahvaltının ardından, günlük gazeteleri okur, yürüyüşe çıkar sonrasında da…” diyemem; yok böyle bir şey. Ya da “Gecenin geç zamana kadar yazar, gün ağarırken…” diyemem; bu da tam anlamıyla doğru olmaz. Yazmanın zamanı yok benim için. (Evet, geceleri tercih ederim ama bu değişmez bir kural değildir.)

Kimi zaman sabah erken başlayıp işe gidene kadar, kimi zaman iş dönüşü masaya oturup, yemeği bile unutarak geç vakte kadar… Çalışma masamın başında olmayı severim; yazma anlarında da, benim için “çalışma”nın en keyifli zamanı diyebileceğim okuma anlarında da. Defterlerle çalışırken kahve, bilgisayarın başındayken sigara. (Kahve-sigara konusu, defter-kalem konusundan daha uzun tartışılabilir, belki başka bir yazıda…)

“İlham geldiğinde, gözlem yaparken, çevreyi hissederek,” sözlerine inanmam. Yazma eyleminin romantikleştirilmesi gereksiz gelir bana. Bu sözler bir başladı mı ipin ucu kaçabilir ve “yaşamı duyumsamak, yaşanmışlıkların izdüşümlerinde kaybolmak,” gibi noktalara kadar uzar. Ben kaybolmadan çalışmayı sevenlerdenim. Kabul ediyorum; yazıyla ilişkide mutlaka romantik bir yön var, ama bunu düşünerek yazmakla, yazma anında bunu düşünmeden yaşamak arasında bir fark olmalı. Yazarın yazdıklarıyla arasındaki ilişki soğukkanlı değil midir yoksa? 

Nabokov arabasında çalışırken…


Not defteri kullanır mısınız?

Kendimi bildim bileli not defteri kullanırım.

Çocukken, babamın yazı yazmak için kullandığı samanlı kağıtlardan payıma düşenleri dörde katlar, düzgünce keser, sonra sırttan zımbalayıp kendime not defterleri yapardım. Eğri büğrü olurdu çoğu zaman. Üstelik zımba iyi tutmaz, sayfalar açılırdı. Durumu gören annem, katladığım kağıtların sırtını dikerek defterlerimi sağlamlaştırmaya başladı. Derken bir gün babam cilt yapmayı öğretti ve ilk ciltli not defterime ulaştım. Kapağı kalın-sert mukavvadan, sayfaları saman kağıdından (açıkçası kullanımı da pek rahat olmayan) defterimle gurur duyuyordum. Bugüne kalmış olmasını isterdim.

O tarihten bugüne kalan defterlerim az sayıda. Dokuz yaşında kullandığım (bir yıl öncesine ait) küçük-kırmızı Ece Ajandası bunlardan biri. Ergen yaşlarımdan sonra kullandığım defterlerin çoğu duruyor ama. Kimilerini okuduğum kitaplara ayırmışım, kimini izlediğim filmlere. Hayatımın iki yılı dışında düzenli günlük tutmamışım. Bunu daha önce Fil Uçuşu'nun "Günden Kalanlar" bölümünde de yazmıştım sanırım.


Nereden aklıma geldi bunlar?

İstanbul Tasarım Bienali'nin gezerken, çoğu "işin" bünyesinde bir defter barındırdığını gördüm. Hatta fütürsitik işlerde sergilenen defterler, bugünden çok dünün havasını yansıtmalarıyla daha çok ilgimi çekti. Dijital ortamların olası egemenliğinden bahsettiğimiz bir devirde, defterlerin varlıklarını sürdürecek olması beni keyiflendiren bir gelecek tasarımı oldu.

Aynı şekilde yılbaşı çılgınlığıyla coşan kırtasiye reyonlarında, hediyelik eşya dükkanlarında da çok sayıda defter-ajanda görüyorum. Moleskine çoktan şehrli insanın ezberine yerleşmiş bir marka oldu örneğin. Bu markanın yabancı rakipleri de var. Ece gibi, Keskin Color gibi gibi kimi markalar da güzel tasarımlarla geliyor. Kısacası şu anda her yaşa, her bütçeye göre defter satılıyor.

İyi ama bu defterleri kim kullanıyor? Yıl boyunca o kadar az insanın elinde ajanda görüyorum ki. Aralık ayında satılan ajandalar, birkaç ay kullanılıp unutuluyor mu? O güzelim defterler sadece birer hediyelik eşya olarak mı alınıyor? O güzelim sayfalara kimler, neler yazıyor?

İflah olmaz bir defter-kalem tutkunu olarak merak ediyor insan…

Dolayısıyla cevap verme inceliği gösterecek herkese soruyorum: Siz, not defteri ya da ajanda kullanır mısınız?


Kategori

Kategori