Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Yaz tatili için okuma listesi" meselesi

Her yaz aynı şey...

"Yaz için okunacak kitaplar listesi" meselesi...

Tembel bir dergicilik ya da gazeteciliğin her yıl tekrar eden ezberi.

Arada bir bana da soruyorlar, sağ olsunlar. İnatla şu işi mevsime göre haberleştirmeyin demeye gelecek birkaç kelime geveliyorum. Sonra da ayıp olmasın diye birkaç kitap adı veriyorum. Bazen bu listelerden affımı rica ediyorum. Bugüne kadar böylesi listeler konusunda üzdüğüm-kırdığım gazeteci arkadaşım olduysa affola...

Ama, siz de bana hak verin. Yaz kitapları ne demek bilmiyorum... Öğrenmeye de niyetim yok. Mevsimi düşünmeden kitap okuyanlardanım ben. Birkaç yayınevi fazladan haber olacak, birkaç gazete eki sayfa dolduracak diye liste uyduramıyorum. (İnanın zorladım kendimi ama yapamadım. Dedim ya, affola...)

Hemen kendimi eleştireyim. Bazı yayıncılar da der ki, "Yaz mevsimi insanların, işlerinden biraz uzaklaştığı, okumaya daha çok zaman ayırabildiği bir mevsimdir. Böyle zamanlarda listeler aracılığıyla, onların okuma heyecanını yönlendirmek herkesin hoşuna gider."

Bak böyle söyleyince, konu güzelleşiyor.

Böyle deyince, istediğimiz kitabı önerebiliriz ayrıca. "Şöyle yazlık-hafif kitaplar" takıntısı yok herhalde...

Anlayacağınız kafamın karışık olduğu -hatta biraz saçma- bir konu bu.

Şimdi bayram tatili için okuma listesi öneriyorum. Hazır mısınız?

Benim olmazsa olmazım bir seri: Patricia Highsmith'ten "Becerikli Bay Ripley" serisi...

Can Yayınları toplu halde yayınladı seriyi. Resmen hazine...

Üstelik serinin daha önce Türkçede yayınlanmamış bir kitabı da var artık elimizde.

"Ben onun filmini izlemiştim," falan demeyin. Seriyi mutlaka okuyun.

İşte yapmam dediğim şeyi yaptım ve yine bir "yaz tatili için okuma listesi" önerdim.

Budur.


Gaétan Soucy’den bir demir leblebi: Kibritleri Çok Seven Küçük Kız


Kısa ve sarsıcı bir roman olan Kibritleri Çok Seven Küçük Kız okurunu faşizmle yüzleştiriyor


“Kardeşimle ben kâinatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Çarpıcı bir giriş cümlesiyle  başlıyor Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Gaétan Soucy’nin romanı 1998 yılında yayınlandığında, edebiyat dünyasının büyük bir kısmı tarafından ayakta alkışlanmış ve okurlar arasında da heyecan uyandırmıştı.

Daha ilk paragraf bitmeden farklı bir hikayeyle ve dünya algısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz: “Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.”

Soucy, romanı boyunca ilk paragrafın son cümlesinde çerçevesini çizdiği dört eylemin için yerleştiriyor kahramanlarını: Tereddüt etmek, var olmak, korkmak, acı çekmek. Bütün olayı kardeşlerden birinin bakış açısından ve birinci tekil şahıs anlatıcı aracılığıyla aktarıyor. Bunu yaparken de, duygusal olarak despot babanın kurduğu kurallar dünyasından ve fiziksel olarak da evden/malikaneden hiç çıkmamış birinin dilini oluşturuyor. Okuduğu kitaplardan süzdüğü cümleler, baba tarafından sınırlandırılmış bir eğitimin katkıları, kardeşiyle kurduğu evrenin kimi zaman çocuksu kimi zaman uydurmaca nesneleriyle oluşmuş bir dille konuşan anlatıcıyı yaratmak için dilbilgisi ve yazım hatalarına, kuralsız cümlelere, yaratılmış kelimelere yaslanmış yazar. Romanın girişinde yayıncı, çevirinin de bu doğrultuda yapıldığı konusunda okuru bilgilendiriyor. Yeri gelmişken romanı Fransızca aslından çeviren Aysel Bora’ya bu zorlu çevirisi nedeniyle teşekkür etmeliyim.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, 150 sayfalık, ince denebilecek bir roman. Ancak hem yarattığı dil, hem de ele aldığı konu nedeniyle tam bir demir leblebi. Adının sevimliliğine kanıp da eline alan okuru üzeceğini söyleyebilirim. En sert anlarda bile alaycılığından ve mizahından bir şey kaybetmiyor ama hemen arkasından sert bir tokat indirmeyi de ihmal etmiyor.

Baba’nın ölümü ardından beklenmedik bir gerçekle yüzleşir kardeşler. Dünya dönmeye devam etmektedir. Yani bir yandan bu ölümle ve babanın ölü bedeniyle,  bir yandan da akıp giden hayatın ta kendisiyle başa çıkmak zorundadırlar. “Kâinatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.”

Kitabı okurken sıklıkla Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli benzersiz filmi Kynodontas (Dogtooth) geldi aklıma. Çocuklarını dış dünyadan soyutlayıp farklı bir evren bilgisiyle büyüten ailenin hikayesi, izleyen herkesi sarsan bir film olarak çoktan sinema tarihindeki yerini aldı. Sarsıcı bir faşizm eleştirisi olan Dogtooth’ta eğitim ve dil konusu, bütün o şiddetin tam merkezinde duruyordu.

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’da da yazar, baskıcı babanın ölümüyle başlayan çözülmede aynı çizgilere basarak yürüyor. Dilbilgisini Saint-Simonkitaplarını, felsefeyi de Spinozakitaplarını çalışarak öğrenmiş bir anlatıcı var karşımızda. Ama bu konudaki bilgileri de baskıcı babanın süzgeciyle değerlendirmesi ve gündelik bilgi konusunda, despotun kurallarının dışına çıkamaması. Bir yanda sosyoloji biliminin sıfır noktasında duran ve eserlerinde geleneksel otorite kavramıyla hesaplaşan Saint-Simon, diğer yanda Tanrı kavramıyla hesaplaşması sonucunda din düşmanı olmakla suçlanan Spinoza. İşte bu zorlu sarkacın ortasında hem ikisinin düşünceleriyle de dalga geçen hem de sıkıştıkça onlara başvuran bir anlatıcımız var: “Spinoza’nın anlaşılmaz ötesi etik’ini okumadan önce kendime sorduğum bin bir türlü soru, kafama işte o an üşüşüyordu, çok değil daha geçen sene başka birçok şeyin yanı sıra, gerçek dinin ölüm üzerine bir meditasyon değil, hayat üzerine bir meditasyon olduğunu oradan öğrendim, ey çürüme!”

Dogtooth kapalı sisteme, baskıcıya, tirana, diktatöre karşı çıkışını ve isyanını her şeye rağmen doğanın varlığına sığınılabileceği ile gösteriyordu yer yer. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız da benzer bir bakışı paylaşıyor. Üstüne faşizmin karanlığından yeni ve alaycı bir dille çıkılabileceğinin işaretlerini de barındırıyor.

Kahramanına “Ne kadar hiçseniz, o kadar manevi desteğe ihtiyacınız vardır,” dedirten kitap, adıyla ilişkisini de sarsıcı finaline saklıyor.


1958 doğumlu Kanadalı yazar Gaétan Soucy, , 9 Temmuz 2013’te Montreal’deki evinde kalp krizi geçirerek öldüğünde arkasında Kefaret, Müzikhol ve Kibritleri Çok Seven Küçük Kız gibi ödüllü ve sarsıcı kitaplar bırakmıştı. Elimizdeki kitap Prix Ringuet de l’Académie des lettres du Québec ve Prix du grand public la presse / Salon du livre de Montreal ödüllerinin yanı sıra eleştirmenlerden büyük övgüler almış ve birçok dile çevrilmiş bir kitap.

Kimi okurlar midesine yumruk atan kitaplarla mücadele etmeyi sever. Böyle okurlardansanız önce Yorgos Lanthimos imzalı Kynodontas (Dogtooth) filmini izlemenizi, ardından da eşsiz bir okuma deneyimi veren Kibritleri Çok Seven Küçük Kız’ı okumanızı öneririm. Çünkü bu kitap edebiyatın hala yeni şeyler söyleyebileceğinin kısa ve çarpıcı bir örneği.

George Orwell: Boğulmamak İçin


İnsanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor her geçen gün. Nefes alamıyoruz. Boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız. 


Hayatın sıkıcı rutininden kaçıp kendini ait hissettiği topraklara dönmeye karar veren George Bowling’in hikayesi yıllar öncesinden gelen bir Orwell romanında karşımıza çıkıyor. Yazarın çoğu kitabında olduğu gibi zamansız ve her dem taze. Üstelik – yazarın kahramanına bilge sözler söyletmeye çalıştığı yerler dışında- sıkıcı olabilecek bu konu, tam bir İngiliz mizahıyla kaleme alınmış. 

Daha ilk satırından itibaren dudağınıza yerleşen bir tebessümle okuyacağınız Boğulmamak İçin belki Orwell’in en iyi romanı değil. Ama yaza hazırlanmaya başladığımız ve ‘büyük şehirden kaçma’ hayalleri kurduğumuz yaz aylarında iyi bir yol arkadaşı.


Necatigil'in Edebiyat Sevgisi

Aslında başlık farklı olabilir. Sadece edebiyat sevgisi demek yetersiz çünkü. Sevgi, inanç, çalışma azmi, hayat mücadelesi, paylaşmak, çoğaltmak... Daha başka şeyler de söylenebilir.

İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden Miguel de Unamuno'nun öyküleri Yaman Adam adıyla Can Yayınları'ndan yayımlandı. Hem de Behçet Necatigil'in klasik çevirisiyle.


Farklı bir önerim olacak... Kitabı ister alırsınız ister almazsınız. Ama ne olursa olsun, girin bir kitapçıya, alın kitabı elinize ve Ayşe Sarısayın'ın "Genişletilmiş Yeni Baskı İçin Birkaç Söz" başlıklı giriş yazısını okuyun. Bu yazıda Necatigil'in 1947'de başlayan Unamuno ilgisine, bu kitabın yayımlanması için dönemin önemli yayıncılarıyla mektuplaşmasına, bu süreçteki kararlılığına, edebiyat sevgisine ve benzersiz üslubuna tanık olacaksınız.

Sonrasında kitabı ister alın, ister almayın. Orası size kalmış...

Kimi zaman kısacık bir yazının, bir mektuptan yapılan alıntının çok şey anlattığını bilirsiniz. Sayfalar dolusu gevezelikten daha değerlidir, yerinde edilmiş bir cümle. Bir kitabın ruhuna girmek, biraz da o araya sıkışmış cümlelerin değerini anlamakla oluyor.

Necatigil, bu kitapları Almancadan çevirmiş. Yeni baskıları için, İspanyolcasından bir karşılaştırma yapılmış. Elbette Necatigil'in anlatımına sadık kalarak.


Burası önemli. Eski çevirilerin, özellikle de edebiyatımızın önemli isimleri tarafından yapılmış çevirilerin üstünde yeniden çalışılması ve o günlerin çeviri anlayışının da şimdiki zamana taşınması. Benim gibi meraklı okurlar için büyük hazine.

Yaman Adam'la birlikte Unamuno'nun iyi bilinen romanı Sis de, yine Can Yayınları tarafından, yine Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlandı. Okumadığım bir kitaptır. Onu da okuma listesine almanın zamanı...


Kategori

Kategori